13 Temmuz 2008 Pazar

...


başka bir blogda karşılaşmak üzere...

hoşça kalın!!

4 Temmuz 2008 Cuma

devam

dün akşam rüyamda halterci oluyordum, bir karış kas vardı kollarımda...


yine blog değiştirme havalarına girdim hatta aldım bile yeni bir tane... sonra eski bloglarımın isimlerini google'ye girip bu bloga ulaşabiliyor muyum diye baktım... ulaşılmıyor, hatta "kirmizivegri" yazdığımda bile ulaşamıyorum, bir şeyleri yanlış yapmışım anlaşılan ama iyi olmuş... devam etmeye karar verdim sonra, canım sıkılırsa değiştiririm... şimdilik güvendeyim...

tatil sendromundayım... her yaz oluyor...
kafamı toparlayamıyorum...

2 Temmuz 2008 Çarşamba

deniz bayramı

1 temmuz kabotaj bayramı ya, ben de tatile çıkmamış bir kaç arkadaşı kandırdım benimle bayramı izlemeleri için...
plan: 2buçukta iskelede buluşulacak... 5'e kadar neyapılacağı belirsiz, maksat birlikte olmak... sonra gösteriler karşıdaysa atlıycaz gemiye, değilse sorun yok... çok da meraklı değilim aslında o gösterilere de evde canım sıkılmaya başlamıştı...

buluştuk... çok gitmek istediğim bir film var dedim, sinemaya gittik... geldik sinemaya en yakın seans 10 dakika sonra, şans işte... o gün vardı bir şey bende heralde, çok mu güler yüzlüydüm ne, bilet kesen adamda pek samimi davrandı, bakkal amca da... mutluluktan heralde... uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımla görüşünce içimde durduramadığım bir sevinç oluyor...

karşıdaymış gösteriler, karşıya geçtik... kent kartla binebiliyomuşuz gemiye, şaşırdım... iskelenin birine oturduk izliyoz... yüzme yarışları, tabak toplama yarışı falan filan... sonra yağlı direk, direk neredeyse 45 derece eğimliydi, indirdiler azcık... dedim geldik, izliyoz bir de fotoğraf çekeyim... zuzuğa, çocuk gelirken haber vermesini söyledim...
geliyoo, dedi... bastım tuşa... çocuk bayrağı aldı... şans işte, gittim bayrağı alan çocuğu çektim, böyle yürürken direğin üstünde, keşke kaliteli bir fotoğraf makinem olsaydı... telefonla o kadar uzaktan yüzü gözü belli olmuyor...
madalya törenini izlemedik...
gittik kayalıklara birer bira içtik, muhabbet ettik...
üstümüze su falan sıçradı ama biz inatla orada oturmaya devam ettik... çok rüzgarlı burası yine bu aralar... seviyorum rüzgarı yoksa hiç çekilmez sıcak...

bakkal amca

bir tek bakkal amca kalmıştı, ne kadar çok yanmış olduğumu söylemeyen...

- ne kadar çok yanmışsın sen
- evet, herkes öyle diyo
- çok denize gidiyosun heralde
- yok ya çok gitmedim aslında ama herkes bu tepkiyi veriyo
- uzun bir tatil sezonundan çıkmış gibisin
- yoo, neyse hadi iyi günler...

ne bu samimiyet di mi... bilmem...
bir ayran almak için girmiştim aslında... öyle beyaz saçlı, tombik bir adam bakkal amca... muhabbetimiz de "bi su, bi browni", "günaydın", "iyi günler", "geç mi kaldın?", "sınav mı var?" sözcüklerinden ibarettir...
nasıl yanmışsam artık, millet söylemeden geçemiyor...

27 Haziran 2008 Cuma

şu sıralar...

ruhsuzum ben... bencilim de... zaman zaman...

kimseye kendimden daha fazla değer vermem, bağlanmam da... kaçarım...
dengesizim de... ertesi güne nasıl çıkarım bilemezsin... kabullenmedikçe sevemezsin...
insanları severim, kimini de sevdiğime inandırırım... sadece beni çok sevdiğine inandığım insanlarca ikna edilebilirim...
bazen kötü kız olurum, bilerek, isteyerek... acı çektiririm...
bazen ukala olurum, aşağılarım, şaka diye geçiştiririm... düşünmeden söylerim zayıflıklarını...
çoğu zaman iyiyimdir yine de...
ama şu sıralar değil...

26 Haziran 2008 Perşembe

moral...

film kiralamak için çıktım evden... babamın sorgulayıcı sorularına sinir oldum...
güneşin etkisi yavaş yavaş geçiyordu ama hala sıcaktı, bilerek bu saate kadar bekledim... mavi arasa rahat konuşabileyim diye... iki gün önce ayrılmak istediğimi söyledim... şok oldu, iki saat konuştuk, iki gün sonra tekrar konuşmamız konusunda beni ikna etti... ona görüşmesek daha iyi olacağını söyliycem, ama aramadı hala heralde o da vazgeçti benden...
iki film bıraktım, iki film aldım...
ilki direk gözüme çarptı: Beowulf... sinemaya geldiğinde çok gitmek istemiştim, galiba sömestıra denk gelmişti...
biraz sonra da gözüm animasyon tipli bir kaspağa takıldı... Bilek Kesenler: Bir Aşk Hikayesi... çevirdim arkasını animasyon değilmiş... ama ben kapakta yazan yazıya tav olmuştum zaten: Uçuk kaçık bir KOMEDİ, bir AŞK hikayesi, bir YOL filmi, fakat herkes ÖLÜ!
çıktım ordan anneme kontör almam gerekiyordu... aldım... biraz dolaşayım dedim, zaten mavi de aramamıştı daha...
karaçocuğu gördüm uzaktan, dükkanlarının önünde bekliyodu... çok seviyorum bu çocuyu ben ya, çok tatlı, çok iyi... saçlarımla eğlendi biraz, bilmiyordu boyadığımı... hani bana yemek yapacaktın, dedim... msn'e hiç girmiyomuşum, giriyorum aslında da... poker öğretecekmiş bana, oynayacakmışız... yavrum ya ışıl ışıldı gözleri, sevindi beni gördüğüne, çok eğlendiriyor beni bu çocuk... sokak muhabbetini fazla uzatmadan "görüşürüz" deyip ayrıldım... nasılsa karşılaşırız daha...
iyi oldu gördüğüm, özlemiştim... o olmasa çok sıkılırdım dershanede... moralim düzeldi... pozitif enerji verdi bana... biraz daha yürüyüp, dershanenin yanındaki büfeden su alıp eve döndüm... yürüyüşün amacı zaten sıkıntımı atmaktı, attım...
eve gelip bilgisayar başına oturdum...
mavi hala aramadı...

25 Haziran 2008 Çarşamba

Q klavye

annemle minibüse atlayıp kardeşimin okuluna gittik bugün, bölüm mü seçecekmiş ne ama seçebileceği bir tek bölüm varmış... kağıt işleri imza falan işte...

hazır oraya kadar gitmişken yengemlere uğrayalım dedik... yengem vee misafirleri de çok yanmış olduğumu söyledi...
kuzenlerin odasına daldım ben, kpss'ye başvurmak için üniversiteye gidip geleceklermiş... iyi siz gidin bende köylerinizi yıkayım diye takıldım onlarla... yaklaşık iki yıldır klan savaşları adlı online bir oyunla kafayı yemiş durumdalar... biri iki yıldır üniversiteye hazırlanıyor, diğeri de yirmibeş yaşında hala üniversiteyi bitirmeye çalışıyor... korktular mı naptılar bilgisayarı kapatıp gittiler, açamadım bir garip bunların bilgisayarı... aman, dedim evde girip duruyorum zaten, çok da meraklı değilim... televizyon izleyerek oyalandım, arada bir annemlerin yanına uğradım...
geldi sonra benim kuzenler, açamadılar bilgisayarı... ne güldüm onlara... büyük kuzen deli oldu, gidip geliyo koridorda... meğer bu şifre koymuş bilgisayara, ben o aşamaya gelmemiştim bilgisayarı açma denemelerimde... şifreyi Q klavyeyle yazmış ama şimdi kullandıkları klavye F... Q klavyeyle yazması gerekiyo şifreyi ama harflerin yerini bilmiyor, varmış evde bir tane Q klavye onu aradı ama bulamadı...
ben de "dur ben arkadaşları arayayım, öğreniriz onlardan harflerin yerini" dedim, bir kurtarıcı edasıyla... yeni kontör yüklemiştim de aveaya, 180dk bedava konuşma kazanmışım; ondan, yoksa ne harcıycam onlar için kontör... burcuyu aradım önce, evde değilmiş... sonra zuzuk'u aradım, o da hastalanmış arkadaşında kalıyormuş, hal hatır sordum iyi oldu...
ama nasıl telaşlı bizimki bir köye mi saldırcakmış ne, 2 saat ayrı kaldı oyundan ne hale geldi... yazık yazık...
cazgırı aradım sonra... anlattım durumu nasıl gülüyor, söyledi harflerin yerini falan, olmadı... kabul edilmiyo şifre bir türlü... cazgır konuşmalarımızı falan dinliyor kopuyo orda, iyi eğlendi bizle, gerçi bende iyi eğlendim... çok güldü ve bizim ailede normal bir insan olmadığına karar verdi...
sonra kuzen dayanamadı apartmandan bir arkadaşını aradı... çocuk, bana ne soruyon git al klavyeyi, dedi... gitti, geldi, evde kimse yokmuş... çok komik ama yüzünde çaresiz telaşlı bir ifade, altı üstü bir oyun aslında...
sonra aklına mahallenin bakkalındaki bilgisayar geldi, öyle bir bakkal işte onların ki... git fotoğrafını çek, dedim... gösterdim falan nasıl çekeceğini, benim telefon biraz karmaşık geldi ona... gitti, geldi... fotoğraf değil video çekmiş bizimki... üç fotoğraf yerine, üç video...birinde bakkala biri geliyo "selamünaleyküm" falan diyolar birbirlerine, birinde bakkal amca "çektin mi?" diye soruyor, birinde bakkalın çocuğu geliyo dükkana "noluyo" diye soruyor... çok güldük küçük kuzenle, ama harflerin yerini kesin olarak bulduk, meğer m ile n'nin yerini karıştırmışız...
sonuçta köyü kaptırmış başkasına bizimki, o köyü alsaymış 4. olacakmış oyunda, çok sinir oldu çoook...
cazgıra anlatıcam klavye macerasının devamını çok gülecek... hele o videoları izleyince...

kara kız

kapkara olmuşum... aslında yanmak için özel bir çaba da sergilemedim...

ayışığı'nın ukala sahibi bile beni görünce "ne kadar çok yanmışsın, kapkara olmuşsun" dediyse gerçekten bir anormallik var durumda...
zaten cazgır da "sözde tatil yerinde ben oturuyorum şu haline bak" demişti...
ne ara yandım ki ben bu kadar... çıkmıycam bundan sonra güneşe, denize gidince de gölgede oturucam... rengim açılsın azcık... yoksa böyle giderse yaz sonunda beni zenci sanacaklar...

21 Haziran 2008 Cumartesi

dominat kadın


kızıla boyadım saçlarımı... güzel oldu...
zaten bir okul geleneğiydi bu kızıl saç, bizim liseden mezun kızların %80i bir kere de olsa boyamıştır saçını bu renge... bu gelenekten mahrum kalmamak istedim...

...

mavi'ye dün benimle ilgilenmediği için kırıldım... hiç aramadım bugün onu, oda beni aramadı... hatta şu an msnde olmasına rağmen hiçbir şey yazmıyor... bu işin sonu ayrılık gibi gözüküyor...
zaten kafama koymuştum ben ayrılmayı da o bu işi hızlandırıyor...
ilk zamanlardaki gibi heyecanla gitmiyorum artık buluşmaya... hem bir acemilik var üstünde hem de açamadı hala kendini... ilgisi de ilgisizliği de aşırı... neye güveniyor anlamadım...
içime sinmeyen bir şeyler var işte... farklıyız... ben ona göre çok daha hareketli kalıyorum... benim alaturka zevklerim var, oysa o sosyetiğin teki... ve uyum sağlayamıyor arkadaşlarıma, soyutluyor kendini...
bir de onun yüzünden, hiç sevmediğim tiplerden biri olup çıktım... dominat kadın... normalde böyle değilimdir ama mavi beni buna itiyor... yani daha önce hiç bu kadar baskın hissetmemiştim kendimi...
biliyorum istanbul'dan arkadaşı geldi diye bu artisliği, çocukça sitemleri, ilgisizliği falan... neyi kanıtlamaya çalışıyorsa artık... arkadaşı yarın gidecek... gittiğinde ararsa hiç şansı yok...

18 Haziran 2008 Çarşamba

gelelim şu öss'ye

evet... başarılar, sınav nasıldı, naptın, ne ettin konulu en az 40 mesaj var telefonumda... bir de sizi bilgilendireyim...

bir kere sosyali batırmışım en kötü o... 20 netim falan çıkacak...
türkçe 2 yada 3 yanlış...
mat1 26 net ama 27 nette olabilr bi sorudan emin değilim...
edebiyat 2 yada 3 yanlış...
mat2'den de 20 ile 22 arası netim çıkacak...
durum böyle olunca 250 civarı bir puan gelecek... ama yetmiyor istediğim yere...
puanlar düşer mi dersiniz??
kime sorsam "kötü" ya da "fena değil" cevaplarını alıyorum... "iyi" diyen yok hiç, benden başkasına rastlamadım sınavının iyi geçtiğini söyleyen...
çoğu dershanede aldığına benzer puanlar bekliyor ya da biraz daha az... ama sürprilerde yok değil...
bi' arkadaş vardı... hep erken bitirirdi denemeleri fen bile çözerdi bazen, yetiştirememiş sosyalleri öss'de... çok üzüldüm... severdim kızı... umarım abartıyolardır, yetiştiremediği bir-iki sorudur dafazla etkilemez...
başka bir arkadaş da... o gece uyuyamamış, sabah da kahvaltıda kusmuş... eee nasıl geçsin sınav...
kimi çok heyecanlanmış... kimisi koymuş kafasını yarım saat heyecanını yenmeye çalışmış...
bense çok rahattım... kendime şaştım sırama oturduğumda hala heyecanlanmamış olmama... çıktığımda da çok rahattım... dershane sınavından çıkar gibiydim ama gerçekten dershanede aldığıma benzer bir puan alıcam... gerçi şanslıymışım da biraz... kararsız kaldığım coğrafya soruları hep doğru çıktı...
böyle işte bir öss macerası daha sona erdi... sonuçların açıklanmasını sabırsızlıkla bekliyorum...

17 Haziran 2008 Salı

ifşa


eski bloglarımdan biri ifşa oldu...
bursa'daki arkadaşım geldi dün, konuşuyorduk
blogun mu var senin? internette rastladım, bana hiç söylememiştin, dedi... şok oldum...
hangisi, dedim telaşla...
kaç tane var?, diye sordu...
eski ama onlar w...w, dedim... bulabilme ihtimalinin en fazla olduğu blogum oydu...
yıllık yazıların falan yazıyo, dedi... içim rahatladı... öyle yıllık yazılarımın, bir kaç şiirin, bir kaç benim olmayan yazının olduğu pek ilgilenmediğim bir blogumdu o bulduğu...

bunu söyledikten sonra konuşmadım, o da benim bu konu hakkında konuşmak istemediğimi anladı heralde ki bir daha bahsetmedik bu konudan...
ama bütün bloglarımın birbiriyle bir bağlantısı vardır... biraz uğraşsa bulur hepsini, özellikle benim hakkımda bu kadar bilgiye sahipken, hangisinin benim olduğunu ilk bakışta anlar... bu yüzden o gidince, bu işe bir el atıp, blogların birbirleri arasındaki bağları yok etmeye, tehlikeli yazıları silmeye, mümkünse blogları görünmez yapmaya karar vermiştim ama... ne yazık ki "blogcu" yine o bitmek tükenmek bilmeyen bakım çalışmalarından birindeymiş... hesabıma bile giremiyorum... iyi yapmışım blogger'a geçmekle de bi' el atmam lazım eski bloglarıma...
ne zaman biter şu bakım çalışması acaba... korkuyorum... aslında hakkı var onları okumaya, hatta yazmadan önce anlatmış olmalıydım ona... arkadaşlık bunu gerektirir değil mi?
bana hiç söylememiştin, dediğini hiç duymamalıydım... aldatan bir sevgilinin pişmanlığı var üstümde... ama geriye dönsek, yine de söylemezdim blog tuttuğumu...

13 Haziran 2008 Cuma

içime sinmeyen bir şeyler var...


içime sinmeyen bir şeyler var...
el bebek, gül bebek büyütmüşler seni, hala ufak bir çocuğun kırılganlığı var üstünde... çocuksun, sana gerçekleri söylemeye korkuyorum... kaldıramazsın, henüz oturtamadığın kişiliğinde bana ait derin bir ayakizi olsun istemiyorum...
yine de bitiremedim henüz seni içimde... ama fazla uzun sürmez, dedim ya içime sinmeyen bir şeyler var... bir şeyler eksik sende, belki de sorun senden daha güçlü olmamdır sadece...

7 Haziran 2008 Cumartesi

mutluyum

üstümdeki bu mutluluk bulutu da nerden geldiyse artık...

dört dörtlük sanki hayatım... tüm parçalar yerinde ve güzel...


3 Haziran 2008 Salı

hazırım ben...

tatil moduna girdim iyice... gerçi okula falan gittiğim de yoktu... haftanın dört günü dershaneye gidiyordum işte...

test kitaplarımı, kitaplığımın en alt rafına koydum... kardeşim falan kullanır, ona buna veririm, çoğu boş zaten... oysa bu yıl çok çalışıp elimdeki tüm kitapları bitirecektim sözde...

şaka maka geçti koca yıl ama bir daha çekemem bu çileyi; hatta gel seni yarın sınava sokalım, deseler, girerim valla... acayip ilerleme kaydettim yalnız bu bir yıl içinde, nerde geçen yıl ki puanım, nerde bu yıl aldığım puanlar... çok abartı da çalışmadım aslında ama geçen yıl hiç çalışmamıştım ki, ayda bir ya kazanamazsam psikolojisine girip masa başına oturuyordum o kadar, derslerin %50sinde de akşamdan kalmaydım zaten...

hatırlıyorum da babama "öss'ye seneye tekrar girmek istediğimi söylemekte" çok zorlanmıştım... kolay değil; yatakhanede çalışamıyorum, burda ne manyaklarla uğraşıyorum bilmiyosunuz, her hafta biri sinir krizi geçiriyor, çok gürültü oluyor diye diye sırf çalışabilmek için(!) babamı eve çıkabilmem için zar zor ikna etmiştim... arada bir laf sokuyor "geçen yılki gibi olmasın" gibisinden ama o kadarına da katlanayım artık...

şimdi baktım eğer tercih yapsaymışım... dokuz eylül iö sınıf öğretmenliğini küsüratla kaçırıp (eee ek puan az buz değil), şu an büyük ihtimalle uludağ iö sınıf öğrtmenliğinde okuyor olacaktım... aslında öğretmen olmak istemiyorum ama olurum gerekirse...

ama bu yıl çok farklı, geç kalmalarımı saymazsak çok az devamsızlık yapmışımdır, toplasam yirmi saati geçmez, geç kalmada ilk ona girerim o ayrı... her sabah nöbetçi öğretmenle yaptığımız gelenekselleşmiş konuşma:
- günaydıın!!
- günaydın, kütüphanede görüşürüz...
- görüşürüz, diyerekten ben merdivenleri çıkarım...
dersime girmiyo ama ismimi biliyor... ee koca yıl...

bu yıl da hiç bireysel ders almadım... yapamıyorum öyle özel ders gibi... kalabalık olacak biraz, alışmışım yatakhanede on kişiyle birlikte çalışmaya, evde bile tek başıma çalışamıyorum, garipsiyorum...

neyse nasıl yaptım bilmiyorum ama geçende hedeflediğim puanı yakaladım denemelerden birinde, ondan bu rahatlığım, toparlanmam falan...


baya da yazdım yalnız, iyi oldu ama... rahatladım...

31 Mayıs 2008 Cumartesi

yemek yapan erkekler


niye yemek yapabilen erkekler beni bu kadar etkiliyor ki...

daha düne kadar sadece arkadaşımdı... sonra yemek yapabildiğini öğrendim... şimdi hakkında başka şeyler düşünüyorum... bırak yakışıklı falan da değil, kara kuru bir şey; ama yine de severim keratayı... en iyi yaptığı yemek pilavmış; köfte, çorba, karnıyarık, tatlı falan da yapıyomuş... bir gün yemeğe gelcem sana, dedim... tamam, dedi...

düşündüm de bu ilk değil aslında... sanırım mutfakta yetenekli erkeklere karşı zafım var...
bu arada yemek yapan erkek resmi bulmak gerçekten zor...

28 Mayıs 2008 Çarşamba

deniz-çiiu-yazar

denize gitti bugün bizimkiler... gelmem için çok ısrar ettiler ama gitmedim, hiç deniz-kumsal havamda değildim... kimisi surat yaptı, kimisi mahzun mahzun baktı; ama çok kararlıydım gitmemekte hiç aldırış etmedim, nasıl bi' isteksizlikse artık yoksa normalde çok kolay ikna edilirim...

...

sınav çıkışı geçen yıl ki ev arkadaşımın mesajını gördüm... olur olmaz tarihleri aklında tutabilen bi' kızdır...
"o evde özgürlüğün tadına varan iki genç kız bir yıl önce bugün kendilerine çok güzel bir andaç edinirler............ 'çiiu' 28 mayıs 2007."
geçen yıl bu zamanlarda edirnedeydim, hatta üniversite şenliklerinin ilk günüydü... konser alanını dolaşıyorduk, kolyelere falan bakarken... hadi biz de bi' tane yaptıralım dedik...
mor-yeşil mum iplerinin ucundaki yassı siyah taşın bir tarafına "ÇİİU" yazdırdık... öyle seslenirdik birbirimize... diğer tarafına da tarihle şehri, seneye orada olamayacağımızı bilerek...

...

cezmi ersöz vardı bugün dershanenin konferans salonunda... ilginç bi' dershane bizimki ya, kimin nerde ne bağlantısı var belli olmuyor, okul gibi...
daha önce üç kitabını okumuştum onun... hiç durmadan konuştu, anılarını falan anlattı, hissettirmeden yeni kitabının reklamını yaptı; %60ının kendisini tanımadığı topluluğa kendisini sevdirmeyi başardı... hani olur ya, kitaplarını çok seversin de konuşunca hayal kırıklığına uğrarsın, öyle biri değil... içten, sıcak, karamsar olduğunu düşünen, ne kadar utangaç olduğunu söylese de açık sözlü biri...
kabataş erkek lisesinde okmuş, birincilikle bitirmiş, bitirirken tek amacı o tımarhaneden kurtulmakmış... küçükken önündeki kızın ensesini ısırma isteği duyarmış... üniversite de hiç sevgilisi olmamış, devrim ha geldi ha gelecek derken... sonunda yazmadan yapamayan bir yazar olup çıkmış işte...

27 Mayıs 2008 Salı

dün gece deliksiz uyudum...

bi' arkadaşımda kaldım haftasonu, evden kaçtık gece yarısı... 2 gibi çıktık, 4 gibi döndük... pencereden çıktık, bahçe duvarından atladık, kumsala gittik arkadaşlarla buluşmaya... içtik eğlendik, hafiften sarhoş olmaya başlamıştım kalktığımızda... eve yine pencereden girmişiz, ama ben hatırlamıyorum, en son arkadaşlarla vedalaşıyoduk... sonra tuvaletteydim... zihnimden "kusim de daha beter olmim" düşünceleri geçirip kusmaya çalışıyodum...
yattım sonra, sızmışım... uyandım... arkadaşın babasının uyandığını duydum... zihnimdeki boşluğun farkındaydım, resmen eve nasıl girdiğimi hatırlamıyordum... sormadım da, sarhoş olsamda bir süre normal insan gibi davranabiliyorum çünkü, açık vermek istemedim...

herkes uyandı, kahvaltıdayız... arkadaşın babası:
- dün gece deliksiz uyudum, yattığım gibi uyumuşum, dedi...
tutamadım kendimi... yana bakıp güldüm...

öss'ye 20 kala...

öss'ye nerede gireceğimi öğrendim... yan komşum, kendisiyle aynı dershaneye gidiyoruz, abisininkiyle birlikte benimkini de almış postahaneden... dershanede olmadı evde veririm demiş, dershanede buldu beni...
ben, yan komşum, yan komşumun abisi... mahallecek aynı yerde giriyoruz...

22 Mayıs 2008 Perşembe

haylaz ufaklık

yaramaz çocuklar gibiymişim...

evet, haklı aslında... içimdeki haylaz ufaklık fazla ön planda bu aralar, ona buna sataşıp duruyor...
ama o çocuk da olmasa nasıl eğlenicem ki...

21 Mayıs 2008 Çarşamba

rüya

Rüyalarımı hatırlamam genelde, hatırladıklarım da abuk subuk şeylerdir...

Ç.kale’nin çarşısındayım, her zaman ki can sıkıntısı yürüyüşlerimden birini yapıyorum... ama çarşı artı şeklinde... kesişme yerinde 8-10 yaşlarında biri sarışın salık saçlı, diğer ikisi zenci saşları farklı şekillerde örülmüş üç kız çocuğu geçiyor önümden... kendi arlarında konuşuyorlar, birinin:
- ben eskiden türkçe bilmiyordum, dediğini hatırlıyorum...

yürümeye devam ediyorum... yine aynı yaşlarda başka bir çocuk grubuyla karşılaşıyorum... biri tombik bir erkek çocuğu, diğer ikisi cicili bicili giyinmiş iki kız... ne şeker şeylermişsiniz siz, şeklinde yaklaşıyorum onlara... beraber yürümeye devam ediyoruz...daha çok tombik çocuğa yönelik garip sorular soruyorum, o birden bana:
- sen de mi türkçe öğretmenisin
- yoo
- nesin o zaman?
- psikoloğum ben
- Aaa! Bu farklı bir şeymiş, diyor...

Böyle yürüye yürüye edirne’nin lise yokuşuna geliyoruz... sonra yan tarafta, kaldırında, bizim karaçocuğun yürüdüğünü fark ediyorum... gözleri yaşlı...
- noldu, diyorum
- film izledim, diyor...

karşıdan başka bir grup geliyor... içlerinden sadece asabiyi, u.u’yu ve dershaneden tanımadığım bir çocuğu seçebiliyorum, diğerleri karatı şeklinde...
- nereye gidiyosun? Biz de sana geliyoduk, diyor gruptan biri karaçocuğa
- dershaneye gidiyorum
- dilek’i kandırdık, tost alcaz diye çıktık, hadi çabuk... noldu be sana?
- film izlemiş, diyorum ben...

bundan sonrasını hatırlamıyorum... uyandım heralde...

19 Mayıs 2008 Pazartesi

uyuduğu güne uyandı

uyuduğu güne uyandı... mor halkalar vardı gözlerinde... yüzünü yıkarken acıdı gözleri...
o mor halkalara, tutkundu biri zamanında... o yanındayken hep mordu gözleri, uykusuzluktan...

kahve makinasının "sade kahve" düğmesine basardı sabahları, akşama kadar belirginleşirdi morluklar, kapamayamazdı gözlerini... sevmezdi güneşe ihanet etmeyi...
kim bilir belki o gece de uyumazdı... sevmezdi hayatı kaçırmayı... anı yaşamak isterdi de yine de çekiştirirdi bir eliyle geleceğin paçasını...

16 Mayıs 2008 Cuma

gün...

annem, "kalkmıycak mısın saat sekiz buçuk oldu", dedi... ani bi' kalkış yaptım yataktan, sınav olmasa geç kalmak umrumda olmazdı, zaten geç kalmadığım günler sayılı... sonra baktım saate saat sekizi on geçiyor, kandırmış beni, hiç bozuntuya vermedim...
zordu sınav, genelde sınav çıkışlarındaki "nasıldı" sorularını "iyiydi ya" diye geçiştirirdim ama bu sefer gerçekten zordu... ya da ben bu aralar gerçekten boşladım, fazla gezip tozuyorum, bildiğim şeyleri unutmuşum, hele bir soru çok kafamı bozdu...
bu akşam da şenlikleri var üniversitenin, giderdim aslında da kampüste yapmıyorlarmış, şimdi otobüse bin git oralara, bir de paralıymış... yine de belli olmaz giderim belki...
yarın için konser biletim var, grup yorum... annemleri ne diye uyutsam acaba, aslında kalcak bir yer ayarlasaydık iyi olurdu... 19 mayıs için de bir sürü plan yaptım... bu akşam çalışayım bari biraz, bir ay kaldı şunun şurasında...
yemekten sonra kayalıklara gittik, içtik biraz... hava sıcaktı, omuzlarım yandı... sonra oyun oynadık, yenildim, hep yeniliyorum bu aralar zaten, bırak bir de çok güvenirim böyle şans oyunlarında kendime...
dağıldık sonra... yarın çıkarsak ararım dedi cazgır... söylemedim başka planlarım olduğunu... açıklama yapmak istemedi canım diğerlerine, akşama söylerim ona...
arasam mı kuzeni acaba, bir bira ısmarlarsam gelir benle... zaten geçenlerde geldi "hadi gel konsere gidelim diye" konsere yarım saat kala... hende yener'in bir de, gitmedim, onu da vazgeçirdim gitmekten...

11 Mayıs 2008 Pazar

ŞAMPİYON GALATASARAY!!!

çok fanatik değilimdir, ama takımım yendiğinde mutlu olurum... ve önemli maçların çoğunda rastlantısal olarak sokakta olmuşumdur... dün akşam da öyleydi... hemde on beş kişilik bir grup olarak sokaktaydık... tabi, yarımız fenerbahçeli olmasaydı, kutlamalara daha etkin katılabilirdik, yine de hiçbir şeyden eksik kalmadık...
devre arasında pier'in arka tarafındaki kaldırımdan kaldırıma yapılan tezahüratlardan... maç bitimindeki yürüyüşten... fastball sahasındaki "cimbomlu olanlar aşağı insin" bağırışlarından... bunun yanında karşıdan gelen her galatasaraylı gruba "sarı-kırmızı" diye bağırmak... beşiktaş formalılardan "siz bizim kardeşimizsiniz sesleri duymak"... yaşlı bir teyzeden "fenerbahçeliler pis, aferin siz galatasaraylısınız" övgüsü almak gibi şeyler de var... ama teyze bu sözleri yanımdaki fenerbahçeli arkadaşa söylediğinden, daha bi' anlamlı oldu...
sonra fenerbahçe formasıyla dolaşan bir kaç cesur da vardı... ama yeterince cesur değillerdi ki, yanımızdaki fenerbahçeli arkadaşların "fenerbahçe" tezahüratlarına karşılık vermediler, şüpheli bakışları hariç...
bizim toplanmamızın nedeniyse, bir arkadaşın doğum günüydü... on sekizine basıyordu ve galatasaraylıydı... gerçekten şanslı kız... hiç unutamaycağı bir doğum günü oldu...


RE RE RE

RA RA RA

GASSARAY GASSARAY CİMBOM BOM ! ! !

:)

3 Mayıs 2008 Cumartesi

boşluk


gitmek üzerine kurulmuş hayallerim var benim...
giderken bırakacağım boşluklar var insanlarda...
ve o boşluklara ihtiyacım var
geri dönebilmek için...

1 Mayıs 2008 Perşembe

burda 1mayıs...

aslında hiç 1mayıs havasında değildi şehir... saat 17:00 da toplanmaya karar vermişler, o zaman toplandılar... meydan manzaralı dershanemden olan biteni gözledim tüm gün... ses düzenekleri falan sabahtan ayarlandı...

60 belki zorlasam 80 kişi toplandı meydanda, polisler sarmıştı etraflarını ama giriş çıkış serbestti... izinli bir gösteriydi yani... grup yorum şarkıları çalıyordu... millet halay çekiyodu... çatışmasız, sürtüşmesiz, olaysız bir işçi bayramıydı burdaki... insanların yüzleri gülüyordu... ben giderken "çav bella" çalıyordu...


TÜM İŞÇİLERİN İŞÇİ BAYRAMI KUTLU OLSUN!!!

28 Nisan 2008 Pazartesi

ekmek

annem fırından gelmiş... elindeki poşete bakmam için ısrarla sesleniyor bilgisayar başında pinekleyen bana...
bakıyorum... poşette şu yanda gördüğünüz ekmeğin tıpkısından var...
şu ekmek için 1YTL artı 40YKR ödediğini söylüyor bana...
yani bir adet ekmek 70YKR olmuş, vay be dedim içimden resmen %100 zam gelmiş...
sanmıyorum halkımızın bu zammı kaldırabileceğini... millet ekmeği azaltınca fırıncılar da diycek olmuyo böyle zarar edicez, indirecekler fiyatları... 50YKR iyi mesela...
belki de fazla hayalperestim...

27 Nisan 2008 Pazar

o oda

buram buram o oda kokan eşyalarım varmış hala, buldum... kehverengi deri bilekliğime sinmiş kokusu...
masum bir gecenin geç kalmış sabahına döndürüyor beni, bir bahar öğlenine... oda da beyaz hakim komidin, dolap, duvarlar hepsi beyaz... sonra kırmızı-turuncu-sarı ele geçiriyor odayı... müzik... balkon açık, sokağın tüm hareketliliği yansıyor pencereye... işki şişelerimizi saklayan papatya bahçesi, anılar... aşırı cesaret yüklenmiş anılar...
her koklayışım ayrı bir sızı...
ayrı bir özlem...
ayrı bir kaçış...

26 Nisan 2008 Cumartesi

öğretmen liseleri

okuduğum okulun bana neler kazandırdığını mezun olduktan sonra anlayabildim ancak... herhangi bir liseden farkı olmadığını, meslek derslerininse hiçbir işe yaramayan "öğretmen lisesi" farkını yaratabilmek için gördüğümüz dersler olduğunu düşünürdüm... pek de öyle değilmiş...

ne kadar çoğumuz son zamanlarda "öğretmen olmama" kararı alsak da, liseyi öğretmen olabilme ihtimaliyle okuyoruz... ne kadar çoğumuz öğretmenlik seçtiğinde alacağı ek puanı paraşüt misali bir kurtarıcı olarak görse de, bu okul az çok öğretmenlerimizi anlayabilme yetisi vermiştir bize, bu yüzden saygılıyızdır... ama bir o kadar da ukalayızdır, çünkü bir öğretmenin nasıl olması gerektiğini de öğrenmişizdir...

ya öğretmen olacağızdır, ya da ucundan döneceğizdir öğretmenliğin...



arkadaşlarımdan duyuyorum... sitem ediyorlarmış onlara ek puanları yüzünden... bir nebze haklılar... ama hakediyoruz inanın, haftanın beş günü gördüğümüz sekiz saat ders için ya da meslek derslerimiz için değil, öğretmenlerimizin bize geleceğin öğretmenleri gözüyle baktığı dört yıl için hakediyoruz... hem onu da geçtim, zamanında çalışmışız kazanmışız, yani kim ne diyebilir ki...


bir de garip bir dostluk bağı vardır bu öğretmen liselerinin... nereye gezi olursa, oradaki öğretmen lisesidir konak yerimiz... hemen yataklar hazırlanır misafir okula...
ve ortak bir kültür birliği oluşmuştur istemsizce... nerde benzer konsepte bir okuldan çıkmış biriyle karşılaşsam, yatakhane maceraları, devrecilik, öğretmenler, bölümler, kaçış hikayeleri derken saatler geçer... benzerdir hikayeler her hikaye başka bir hikayeyi anımsatır, yaşta önemli değildir bu kültür birliğinde... kırk yaşında da olsa, öğretmen lisesi mezunuyum, dediğini duyduğunda bir ışık parlar gözlerinde...

özledim sanırım okulumu...

25 Nisan 2008 Cuma

sivilce

burnumun üzerinde orta boy bir sivilce vardı gün boyu...
takılan herkese ergenliği henüz atlatamadığımı söyledim...

çünkü arkadaşım...

aşk filmlerindeki karizmatik çocukların, filmdeki mükemmeliyetçi kadına neden aşık olduğunu anlayamadığım gibi... arkadaşlarımın bana neden katlandığını da anlayamıyorum kimi zaman...
aslında cevap cümlelerimin içinde... aşık oluyor çünkü aşk filmi, katlanıyor çünkü arkadaşım...

son zamanlarda beni ne kadar terslediğinin farkında mısın? dedi, gönlüğünü almak için yanına gittiğim kız... ne diyeceğimi bilemedim,terslemiyor yalnızca kendimce eğleniyordum... yüzüme bakarak söylememişti bunları, böyle bir soruyu böyle bir anda söylememeliydi diye düşündüm, hiçbir şey söylemeden hızla kalktım sıradan, kendi sınıfıma gittim...
derste mesaj attı özür diliyordu... aslında haksız değildi, benim durumu açıklamamı bekleyebilirdi... ders çıkışı bu sefer o, benim gönlümü almak için kapıda bekliyordu...

sadece benim ona verdiğimden daha fazla değer veriyor bana... işte bunun nedenini bir türlü çözemiyorum... beni bu kadar özel bir yere koymasına bir türlü anlam veremiyorum...

21 Nisan 2008 Pazartesi

...

yazamıyorum ya bu aralar... yazacak bir şey bulamıyorum... aslında hareketlendi yine hayatım ama yinede yazasım gelmiyor... şu sınavdan sonra açılırım heralde...

27 Mart 2008 Perşembe

rövanş

iki kız etrafa bakınarak, nereye gideceklerini bilen adımlarla ilerler taş avluda... ve kapıdan içeri girerler, sanki hergün oraya geliyorlarmışçasına otururlar en köşedeki masaya... kızların tanıdık insan arayan bakışlarını ilgiyle izler garsonlar... pek fazla insan yoktur barda... kızlar iki bira
söyler...
sonra kızlardan birinin gözü barmenle konuşan adama takılır... yanındaki kıza:
- cadıyı hatırlıyor musun bak hala burda
- evet vay be hala o işletiyo heralde, yaşlanmış
- bana bi rövanş sözü vardı...
kız kalkar, adamın yanına gider:
- benimle tavla oynar mısınız?
- tabii...
barmenin alt taraftan çıkarttığı tavlayı alıp masaya ilerler... zar sesleri müziğin sesinin ezemeyecek kadar zayıftır... adam:
- daha önce oynamış mıydık...
- evet, 7 ya da 8 yıl önce... siz hatırlamazsınız belki, o zamanlar lisedeydik biz... bir gece saat dörde kadar tavla oynamıştık, dört-dörtte bırakmıştık oyunu, personeliniz sabırsızlanmaya başlamıştı, rövanşı sonraya bırakmıştık...
- hımm...
- o gece baya kalabalıktık zaten sadece biz vardık... garip bi alet çalan bir arkadaşımız vardı, onu tanıyodunuz siz, ismini hatırlamıyorum...
- sanırım hatırladım... bu oyun rövanş yani...
oyun biter... iki kız "görüşürüz" sözcüğüyle çıkarlar kapıdan... taş avludan sokağa çıkıp, başka bir yarım kalmışlığa yürüler...

14 Mart 2008 Cuma

kal-dırım-ıcılık

henüz kurumamış bir kaldırıma düştüğünde vücudunun bıraktığı izdi kalıcılık, çocuk için...

12 Mart 2008 Çarşamba

bursaa (:

bursa'ya gittim... hatta uludağ'a çıkıp kayak bile yaptım... kendimi sosyetik tatilciler gibi hissediyorum anlatırken... şaka maka kaymayı öğrendim, üç defa teleferikle dağın tepesine çıkıp kaydım, baya düştüm ama eğlenceliydi... burdan düştüğümde bana elini uzatan tüm insancıklara teşekkür ediyorum, yoksa iki saat debeleniyorum karın üstünde ama son seferlerde kolay kalkmanın da yolunu buldum... aslında düşmekten çok kendini yere atmaktı benimki, napayım belli bir eğimden sonra öğrettikleri durma tekniği işe yaramıyordu, zik-zak tekniğini sonradan öğrendim...

bu uludağ gününün gecesi... çum'un arkadaşında kaldık... içinde bir şişe şarap, bir adet 70lik votka, bir adet bira, iki adet vişneli meyva suyu, çerez (kaju-soslu fıstık-mısır) olan iki siyah poşetle girdik içeri... geç kalmış olmamızın yarattığı sıkıntı poşetlerden gelen şişe sesleriyle göz parlamasına dönüştü... 121'de bitecek bir ihaleye başladık... oyun yarısında kırmızı bardaklar boy göstermeye başladı masada... kafamızı yapıp oyunu almayı hedefleyen diğer takım hiç boş bırakmadı bardaklarımızı... oyunu biz kazandık... tuvaletten uzun süre çıkamamam üzerine şüphelenen ev halkı, merak içinde bekliyordu...

sabah erken uyandım, ne zaman içsem hep erken uyanırım... o kadar gidip gelmeme rağmen kimse uyanmadı, saat on buçuk falandı...

...

dün başlamıştım bu yazıya yarım kaldı... bakalım aynı içtenlikle devam edebilecek miyim? hatırlamak istiyorum çünkü bursa'ya dair anılarımı...

...saat on buçuk falandı, bulunduğum odayı incelemeye aldım... oda da iki yatak, dağınık bir masa, bir gardolap, bir kitaplık mevcuttu... yatağında yatmış olduğum şahsın okumakta olduğu kitap "gülün solduğu akşam" olmalı ki komidinin üstünde o vardı... karıştırdım azcık... sonra yorgunluk bastı, her yerim ağrıyordu, hiç harekette yoktu zaten yattım tekrar yatağa, öyle debelendim durdum, bir ara su içmek için çıktım odadan, yine kimse uyanmadı... debelenmekten vazgeçip, odayı daha ayrıntılı incelemeye karar verdiğimde saat iki olmuştu...
bir de geceye dair anılarımdaki kopukluk beni endişelendiriyordu... hatırladığım ben, parmağını boğazına sokarak kustuktan sonra, verilen eşofmanı giyip sızmış olmalıydı... ama kusarken çum'un benimle tuvalette olması bir kopukluk olduğunun göstergesiydi... hem benim böyle bittiğini sandığım, ama sandığım gibi bitmemiş olduğunu öğrendiğim anılarım da yok değil...
saat iki buçuk gibi çum odaya daldı... ben çaktırmadan gece hatırlamadığım şeyler yapıp yapmadığımı öğrenmeye çalıştım, anladı tabi niyetimi ama kandırmadı beni... neyse ki hatırladığım gibiymiş gecenin sonu, on dakikalık bir kopukluk var o kadar...
saat dört buçukta kahvaltı yapmak için evden çıktık... gittiğimiz yerin adı saygın'dı... kahvaltıdan sonra saat ona kadar ihale oynadık, yine yendik, sinir oldular... kalkıp küçük sanayi'de ki dürümcüye gittik... ordan görüklü'ye geri dönüp nargile içme amaçlı bir kafeye gittik... ikisiyle de tavla oynadım ve yendim... çum'un yurduna döndük sonra, saat bir buçuktu, bekçiyle ufak bir sorun yaşadık, gülşah açtı kapıyı...
ertesi gün dönmem gerektiği halde dönmedim, annemle aram açıldı biraz... bursa'yı gezdik... on milyona botlar aldık... zafer plaza'ya gittik... dört ayrı semte çıkan alt geçitten geçtik... kumpir yedik... leman'a gittik... meltem'le buluştuk, iyice uçuk olmuş bizim asi, sevgilisiyle yeni bir eve taşınıyorlarmış, kötü bir ünü var burda... yurda geri dönerken dürüm yedik tekrar... o gece de murat'lar da kalacaktık ama sorun yaşadı çum, vazgeçtik... üniversite de olay çıkmıştı o gün, solcular ülkücüleri önceki hafta dövmüş, sağcılar da pazartesi günü toplanıp fakülte fakülte gezip sonunda yurdun önünde sıkıştırmışlar solcuları...
ertesi gün gidebileceğim en erken saatte gittim eve, sırf annemin gönlünü almak için, aldım da... beni nerdesin amaçlı aramaya başlamışlardı ki içeri girdim kapıdan, saat altı buçuk civarıydı...

geldiğim günü atlamışım ben... çum'la murat karşıladı beni terminalde... üç minibüs değiştirerek ulaştık yurda... çum'un oda arkadaşlarıyla tanıştım... oda diyorum da hepsinin odaları ayrı koridor ortak işte, evi paylaşmışlar gibi ama yurt... bir de murat'ların ev yerden ısıtmalıydı onu es geçemem, hayran kaldım, otel gibi zaten...

bursa'da tanıştığım insanlar: murat, seda, esma, emel, fatih, gülnihal, mine, doğa, haydar... bunlar tanışıp konuşuştuğum, hatırlamaya değer olanlar...

bu ara da aslında bu blogu günlük gibi kullanmak hoşuma gitmiyor...

5 Mart 2008 Çarşamba

bursa

bu hafta sonu bursa'ya gidiyorum... uludağ'a çıkıp kayakta yapıcaz... daha önce hiç gitmemiştim bursa'ya... çok eğlenicez... kadınlar günü vesilesiyle indirimli bir gezi varmış ona bile yer ayarlamış arkadaşım... onun yeni arkadaşlarıyla tanışıcam... uzun zaman sonra kendimi tekrar özgür hissediyorum... cezerye götürücem ona evden, o bana kestane şekeri getirmişti... gri sırt çantamı alıcam sırtıma, düşücem bursa yollarına... sadece üç gün... üç hesapsız gün...

2 Mart 2008 Pazar

yücel ve doğu

geçen hafta yeni insanlarla tanıştım... şeyma'nın sınıf arkadaşlarıymışlar, aslında amaç pınar'la yücel'i tanıştırmaktı... onların ortak zevklere sahip olduğuna ve tanışmaları gerektiğine karar vermişti şeyma... ama pınar, eda olmadan gitmem diye tutturunca gittim biraz mecburen, biraz da hevesle... galatasaray-fenerbahçe maçının olduğu geceydi hatta, dolaşırken gol seslerini işitip, kimin attığını öğrenmek için bir cafeye yaklaşmıştık, içeride özgür'ü görmüştüm de "aman be ne konuşcam onla" deyip gitmemiştim yanına... orda öğrenemeyip başka bi cafenin kapısına çıkmış fenerli bi kıza sormuştuk... "galatasaray" deyince, öyle kendimizce mutlu olmuştuk, oysa pek ilgili sayılmayız, benimsemiş olmaktan kaynaklanan bir mutluluk heralde...
buluşma yeri yeni kordondu... şehrin karışık otobüs sistemini henüz çözemediğimden, hangi durakta ineceğimizi öğrendik... ç2 tabelalı otobüse binip "erkek yurdu" yazan durakta indik... tam nerede olduklarını sormak için şeyma'yı arayacakken önümüzde yürüdüklerini farkettik... ve yücel'le tanıştık... ince uzun bi oğlancıktı, daha önceden kürtçe şarkıları dinlemeyi sevdiğini bliyordum zaten pınar'la tanıştırmaya çalışmamızın sebebi de buydu... biraz yürünce doğu'yu bulduk bir banka oturmuş bizi bekliyordu... tam anlayamadım ama sanırım yücel'in ev arkadaşı... onunla da tanıştık... deniz kıyısında sık aralıklarla iskeleler vardı iskelelerin ucunda da üstü kapalı koca pencereli yapılar vardı... onlar bunlara "aşk kulübesi" adını takmış onlardan birine girdik... yücel, şeyma ve pınar iskelenin ucuna ayaklarını sarkıtarak oturdular, ben pencere kenarına, doğu da biraz geriye oturdu... doğu bira getirmişti yanında, "kim ister" sorusuna pınar'la ben atlayınca "aa di mi siz trakyalısınız" tepkisini aldık... oysa biz buralıyız, sadece liseyi edirne'de okuduk...
sonra farkettim ki herkesin birbiri hakkında bir ön bilgisi vardı, bir tek benim yoktu... "hepiniz edebiyatçı mısınız?" diye başladım sormaya... doğu; silifkeliymiş, silifke mersin'in antalya'yla dip dibe olan ilçesiymiş, yatay geçiş yapmayı düşünüyormuş, sürekli makale okuyormuş, kızlara asılmaya meyilli biraz o yüzden mesafeli yaklaştım azcık, yücel'i biraz çocuksu buluyor, uzun saçlı, rock dinliyor, barış akarsu'yu seviyor, seçici biri, sınıfındakilerin çoğunu sevmiyormuş, çoğu da onu sevmiyormuş doğal olarak, şeyma'ya göre doğu'dan ya nefret edermişsin, ya da severmişsin...
yücel; tunceli'li ama istanbul'da yaşıyor, bir ara yurtta kalmış eve çıkmış sonra, sakin bi tip ama çekingen değil, kürtçe şarkıları seviyor, alnının sol tarafında bir kurşun yarası var anlattığına göre sadece şanssızlık, sağ kaşının ortasında bir kısmı beyaz küçükken bir şeyler olmuş, bir kaç kez girmiş öss'ye, çocuksu, uyumlu, hiç dayak yememiş ama atmış bir kaç kez burdan görüşü konusunda pek faal olmadığını anlıyoruz, tunceli'li olduğunu söylemekten utananlara sinir oluyor, yurttayken bazı tuncelili arkadaşlarının istanbullu olduklarını söylediklerini duymuş...
gece bitiminde başka bir zaman için rakı içmeye davet ettiler... sevmişler bizi, eğlenceli kızlarmışız... biz de sevdik be güzel gündü... eve biraz geç kaldım ama annemler sinemaya gittik sanmışlar...

1 Mart 2008 Cumartesi

yüreğim sızlıyordu...

sen... yüreğimi sızlatıyorsun...dün her zamankinden daha bir uzak gibi geldin... nedenini, seval'le geçirdiğin o güne bağladım, kıskandım ve bozuldum... düşündüm de ikimiz arasında karar vermeye çalışıyordun sanki... ve kararsızlık bitti sanırım... ama benden vazgeçmekte istemiyorsun en azından arkadaş olarak, ondandı burnuma dokundurduğun sevecen, neyin var anlamlı parmak dokunuşu...
güne güzel başlayacağıma söz vermiştim ama moral bozukluğumu gizleyemedi dudaklarım... erkenden eve gittim, izlemeyi bir aydır ertelediğim "Schindler'in Listesi" adlı filmin ilk cdsini koydum vcdye, üç cd, üç saat geçti, bitti...sonra düşündüm, gerçekten moral bozukluğumun sebebi bu mu yoksa bu hafta sonu çum'un istanbul'a şim'i ziyarete gidecek olmasından dolayı kendimi unutulmuş hissetmem ve onları kaybetme korkusu yaşamam mı, ki onlar beni gerçekten tanıyan ender insanlar... çum'a bir daha ki haftasonu ona iade-i ziyarete geleceğimi söylediğimde, armağan ve gizem'in de gelmek için o haftayı seçmelerini öğrenmem ve içimdeki kıskançlık damarının yüzüme vurmasının da biraz etkisi olabilir... gerçekten onların beni unutup sıradan bi arkadaş gibi hatırlamalarından çok korkuyorum, onları kaybettiğimi düşünmek bende garip duygulara neden oluyor... ama akşam onlara yaptığım çağrılara karşılık olarak beni aramaları, birden kendimi onların arasında istanbul'da ismini anlayamadığım cafenin masalarından birinde oturuyormuş gibi hissetmem, bu garip duygunun silikleşmesine yol açtı... özellikle şim'in "aldım haberlerini, insan önce bursa'ya mı gider istanbul varken" demesi, çok rahatlattı içimi...
gezgin, sadece kendimi iyi hissetmek için hazırladığım bir kılıf olduğunu söylemek istediğim ama o zaman ona haksızlık ettiğimi düşündüğüm, eksiklerimi dolduran bir his olsa gerek...

26 Şubat 2008 Salı

gülümse

bugünü güzel yapan sen miydin, benim gülümsemeye karar vermem miydi emin değilim... ama ne sen olmasan ne de ben gülümsemeyi tekrar hayatıma yerleştirmesem bugüne bu kadar güzel diyemezdim...
neden böyle bir günü yarıda bırakıp kaçtım bilmiyorum, bazı şeyleri tadında bırakmak gibi bir alışkanlığım var, sanırım amacım güzel hatırlanmak ve devam etme isteğine bağlı olarak özlenmek...
gezgin çok canımı sıktı kaçıyorum ben, dedim ve kaçtım etütten, o öylece sırasında kalakaldı, sadece dalga geçiyordum... gitmeden önce "hadi bana bi bira al gel" isteklerine "benimle kaçarsan düşünebilirim" demek eve doğru yürürken aklıma geldi, arasıra oluyo böyle...
yarın... umarım her şey böyle devam eder...

24 Şubat 2008 Pazar

bu

bu,
büyüdüğünü anlayamadığım
bir unutuştu...
sevmiyordu gülümsememi...
sakladı
bulamıyorum...

yüzüme baktıı baktıı...
ne güzel ten rengi var bu kızın ya insanın lezbiyen olası geliyor, deyiverdi...
gülümsedim...
sonunda bu kızcağızı da kendimize benzettik dedim içimden...

22 Şubat 2008 Cuma

beni rüyasında görmüş

dün akşam seni rüyamda gördüm, dedi...
nasıl, dedim... pek fazla ayrıntıya girmedi, bende çok üstüne gitmek istemedim...
onlar, bizim dershane tayfası işte gökhan, sami, çağdaş falan filan, bi yerde oturuyorlarmış, sonra ben gelmişim birden, onlara katılmışım bira falan içmişiz...
benle bira içmeyi çok istiyosun da ondandır, dedim...
fazla önemsememiş gibi davrandım ama aslında gayet önemliydi...

21 Şubat 2008 Perşembe

canım sıkılıyor

dediler ki bugün bana... artık gülmüyormuşum hiç, gülmeye üşeniyormuşum... hiç farkında değildim... neden eskisi kadar gülemiyorum dedim sonra, oysa bir ara gülümsemenin çok etkili bir mimik olduğunu farketmiş ve daha sık kullanmaya karar vermiştim... galiba dedim şu gezgin bana istediğim gibi davranmıyo diye oluyo tüm bunlar, aslında beni bu kadar etkilediğini de farketmemiştim... sinir oldum bak şimdi... aslında tek nedenle açıklanabilecek sıkıntılarım etkilemez beni bu kadar, olur olmaz şeylere takıyorum kafamı... bu aralar yine çok düşünür oldum onu, bunu, abidik gubidik şeyleri...
ama yine de henüz insanları kendimden uzaklaştıracak kadar bunalmadım...

hem bi arkadaşım şöyle demişti günün birinde:
gülecek ne var ki...

18 Şubat 2008 Pazartesi

son ders: aşk ve üniversite

sinemaya gittim bugün... yanımda 60 yaşlarında bir nine oturuyordu... bütün filmi elleri dizlerinin üstünde hiç konuşmadan izledi... yalnız gelmişti, izledi ve gitti... hatta bizim oyalanmamız yüzünden hiç bir şey söylemeden diğer taraftan dolaştı, utandım... ama onun böyle sinemaya gelmesi çok hoşuma gitti... ben de yaşlanınca böyle olmalıyım dedim... her şeye rağmen ayakta ve zevklerinden vazgeçmeyen biri...
film çok güzeldi... ufak dokundurmalar yapmış bazı konulara, eskiye ve yeniye, değişime, arkadaşlığa, ertelenmiş yaşamlara, kapitalizme ve sosyalizme... hafif yeşilçam rastlantıları var, zaten hangi türk filminde yok ki... filmin sonunda gülümsüyordum ve bu gülümsemeyi bi on beş dakika atamadım yüzümden, "kabadayı"da da böyle olmuştum...
şiddetle tavsiye ederim, vizyondan kalkmadan gidin...

Son Ders: Aşk ve Üniversite
yönetmen:
mustafa uğur yağcıoğlu - ıraz okumuş
oyuncular:
ferhan şensoy - ece uslu - kaan urgancıoğlu - durul bazan
senaryo:
mustafa uğur yağcıoğlu

nefret ediyorum

hayatımın belirli bir döneminde
silik ve kendine güvensiz bi karakter olduğum için
kazanamadığım arkadaşlıklar,
söyleyemediğim sözler,
yapamadığım şeyler yüzünden
bazen
kendimden nefret ediyorum...

A2

cumartesi günü A2 sınavına girdim, motor kullanabilmek için... türbanlı bi kadın vardı sınıfta, kimse onu böyle sınava giremeyeceğine dair uyarmadı... çıkarması için zorlasalardı gerçekten küçük düşerdi, sınava girmezdi hatta... belki de sadece girip giremeyeceğini denemiştir, nedense o kadını motosikletin üstünde hayal etmek beni güldürüyor... belki girişte biri ona böyle sınava alamayacaklarını söylese tuvalete girip çıkartırdı...
sonuçta kitapçıkların üzerinde M.E.B. damgası vardı, öneri henüz yasallaşmamıştı ve yan sıramda türbanlı bir kadın motorsiklet kullanabilmek için şıkları karalıyordu...

15 Şubat 2008 Cuma

saçlarım...

kısacık yaptım saçlarımı yine... iki-üç gün içinde herkesin gözü alışır, benim zaten alışıktı, hatta daha kısa kestirdiğim zamanlar olmuştu...
erkekler ne kadar ilk gördüklerinde moral bozucu tepkiler verseler de, zamanla "yakışmış ama be" sözcükleri duyarım... bi arkadaşım için sevgilisinin "ben aslında uzun saçlı kızlardan hoşlanırım ama buna nasıl oldum bilmiyorum..." dediğini hatırlıyorum... genellersek, evet erkeklerin uzun saçlı kızları tercih ettiği kanısındayım... neden acaba?
kızlardan hep iyi tepkiler aldım şimdiye kadar, çünkü çoğu en az bir kere saçlarını kısacık kestirmek istemiş ama cesaret edememiştir... zaten herkese de yakışmaz, risklidir... aslında benim de şöyle gür saçlarım olsaydı, kestirmekte bu kadar hevesli olmazdım ama bir kere denerdim yine de...
ilk kısacık kestirdiğim zamanı hatırlıyorum da, amacım bu kadar kısaltmak değildi, ama beğenmiştim aynaya baktığımda, gülümseyerek çıkmıştım kuaförden, düşündüm de zaten ben hiç ağlayarak çıkmadım ki, sanırım değişikliği nasıl olursa olsun seviyorum... beni okuldan bi kıza benzetmişlerdi de nasıl sinir olmuştum, üzülmüştüm de... sonra bir daha uzun kullanmadım saçlarımı, iki yıldır böyle dolaşıyorum ortalıklarda...
hem neden bilmiyorum ama saçlarımı böyle garip modellere sokmak cesaretimi perçinliyor...
gezgin'e de söyledim kısacık kestirdiğimi, zaten kısaydı dedi... o da üç numaraya vurcakmış, vur gelip geçerken severim ben de, dedim...

11 Şubat 2008 Pazartesi

hayalimdeki kare...

yürüyorum...
durduruyor beni biri...
tam karşıma geçiyor...
bir şey söylemek için gözlerimin içine bakıyor, yüzünde mahcup bi ifade...
tepkimi kolluyor, böyle bir şeye karar vermek için baya zaman geçirdiği belli...
"konuşabilir miyiz" diyor...
gülümsüyorum...
benimle birlikte yürümeye başlıyor...

işte bu benim hayalimdeki başlangıştı... gerçi hala öyle...

ama hayal olmaktan çıkmıştı günün birinde, o rolünü tam yapmıştı da ben hayalimdeki ben olmayı becerememiştim...

yürüyordum... öğle arasıydı, okuldan çıkmıştım, çarşıya gidiyordum... üstümde kahverengi botlarım, siyah çoraplı gri etekli okul üniformam ve gri montumdan oluşan bi kombinasyon vardı... uzun kaldırımdaydım, yalnızdım... biri tuttu kolumdan, döndüm...

+ şşeyy, tanışabilirmiyiz...
- hayır...
+ lütfen, seni daha ön...
- gider misin yanımdan...

o yavaşladı, ben hızlandım...
o günden sonra yaklaşık üç hafta çıkışlarda hep rastladım ona, birkaç ortak arkadaşımızla bana ulaşmaya çalıştı... sadece konuşmak istiyordu, anlamsız bi inatla konuşmaktan hep kaçtım... hatta arkadaşlarıma "tamam konuşucam" dememe rağmen konuşmadım, elime ne geçtiyse... şimdi ufakta olsa bi pişmanlık yaratır bende, ama çok iyi bi ego tatmini olmuştu...
araya bir bayram tatili girmişti, ondan sonra görmemiştim onu bir daha okul çıkışlarında, vazgeçmişti sonunda benden... ama gerçekten hayallerimdeki o ısrarcı çocuğu iyi oynamıştı, masumdu...
ama karşılaşmaya devam ettim onunla... otobüste, çarşıda, uzun kaldırımda, durakta, basket maçlarında... öyle göz göze geliyoduk bir iki saniye, bazen gülümsüyordum, bazen görmezden geliyordum... bir zamanlar peşinden koştuğu kız olmanın verdiği bi güven oluyordu yürüyüşümde... sonraları bi kız türedi yanında, hep beraber görür oldum onları... ama yine de beni görmezden gelemiyordu, "ukte" böle bir şey olsa gerek...

işte böyle güzel bi anıdır benim için samet, herkese anlatmadığım...

8 Şubat 2008 Cuma

türbannn

üniversitede türbana karşıyım ama üstünde hareretle tartışacağım esaslı bi nedenim olduğunu söyleyemem... büyük bi önyargı olduğunu biliyorum ama hoşlanmıyorum ikiyüzlülükmüş gibi geliyor...
aslında en önemli rol ailenin bu konuda, benim ilkokulda kapanacak diye okuldan alınan bir de kapanacağı için okul değiştiren iki arkadaşım olmuştu... okuldan alınmasında suç ailenin mi eğitim sisteminin mi emin değilim... hem çocuk kendi kapanmak istemiş olsa bile, bu isteğinde ailenin çok büyük etken olduğunu düşünüyorum... bunu kesinlikle siyasi bir amaç güderek yapmıyorlar ama yinede bu türbanı siyasi anlam açısından temize çıkarmaz, ki zaten temiz olduğunu düşünmüyorum... inaçlı inançsız değil belki ama bir derecelendirmeye yol açıyor...
şu eşitlik konusu hükümet tarafından ortaya atılan en esaslı neden, düşününce evet günlük hayattaki gibi gidebilmeliler üniversiteye diyorum ama bir yanım istemiyor işte...
ama ona karşı sunulan laik eğitim antitezi de çok geçerli... sonuçta eğitimde türban(din) tartışılıyorsa bu laiklik dışı bir tartışmadır. Atatürk'ün izinden kayışın göstergesidir. şu "laik ülke olma" konusunu tekrar gözden geçirmek gerekir...
her şeye rağmen türban üniversiteye girmemeli, özelliklede sokakta saçlarını göremediğim kız sayısı bu kadar artmışken... hem lise ve ilköğretimlerin biz de isteriz demesinden bu işin çok tehlikeli olduğu belli oluyo...
lisedeyken hatta onuncu sınıftaydık, üniversiteye gidince darbe olacağını düşünüyoduk... hatta buna matematiksel ve mantıksal teoriler bile geliştirmiştik... AKP'nin tekrar seçilmesi daha da katmerlemişti bu teorileri... biz Tayyip olur diye bekliyoduk ama Abdullah Gül'ün olması da baya korkutmuştu beni... şimdilerde bu türban tartışması böyle alevlendikçe daha bi tedirgin oluyorum...

4 Şubat 2008 Pazartesi

da...ık

kırmızı, siyah, yeşil, mor, kahverengi, gri...
belirsizlik... beklemek... sessizliğin gerginliği... varlığı hissedememe... kaçış belirtileri... tutulmamış sözler... yanlış yorumlamalar... kapat tuşu... kötü fotoğraflar... gülümseme zorluğu... hayal yıkımı... cesaretsizlik... kelimelerin kaçışı... dağınıklık... param parça umutlar... arkadaşlık zırhına bürünmüş başka duygular...

3 Şubat 2008 Pazar

bhg

ben, şımarık bir çocuk...
hayat, her istediğimi yapan annem...
geçmiş, onun gülümsemesi...

2 Şubat 2008 Cumartesi

düğün

annem tutturdu beni yanlız bırakma diye, götürdü zorla düğüne... merak ediyomuş kapalı düğününü, ortaokuldan mı ne arkadaşıymış onun kızı evleniyomuş... dayanamadım tamam dedim ama bir saatten fazla durmamak şartıyla... gittik...
ne renksiz bi düğündü öyle, zaten hiç sevmezdim gitmeyi iyice soğudum... ama iyi oldu eski bi arkadaşla karşılaştım... gerçi hiç sevmezdim onu ilkokulda ama aradan yıllar geçmiş olunca idare ediliyo... kimlerle görüştüğümüzden falan bahsettik, kim napmış, kimle nişanlanmış, hangi üniversiteyi kazanmış, şimdi nerde çalışıyo... arada bir gelen tüm ortaokul arkadaşlarımı toplama hayallerim depreşti yine... zaten hangisiyle karşılaşsam böyle bi hayali var da eylem yok... birini kendime ortak yapmam lazım bu eylemi gerçekleştirebilmek için... serkan ve ali favorilerim bu iş için... oturalım bi gün herkese teker teker ulaşalım soralım ne zaman uygunsunuz diye ona göre bi gün belirleyelim... ahh ne güzel olur...
yarın buluşucam tekrar o arkadaşla eski günleri yad edicez, hani istiyodum yaa... gerçekten şanslı bi insanım ben yaa...
dedi ki bana ayşe, ilkokulda ben çok garip bi kızmışım, biri bi şey sormadan konuşmazmışım... öylemiydim gerçekten ya o kadar da değilimdir heralde, tamam sessiz sakin bi tiptim de, konuşurdum ya... onunla konuşmuyorumdur... ben de lise de beni açtılar, dedim cevap olarak...
iyi oldu be...

...

+ bu konuyu kapatalım
- tmm

...

1 Şubat 2008 Cuma

...sın/sun

biraz geçmişten bahsetmeye ihtiyacım var...
nasıl tanışmıştık konulu sohbetler açılsın benim için... neler yapmıştıkla başlayan hikayeler anlatılsın... kaç yıl oldu be diye fısıldasın ses...
ve geçmiş anlatılamasın geleceğe, taşıyamayacağı korkusuyla... geçmişi paylaşacak sadece geçmişin kalsın geride... benim bi arkadaşım vardıyla başlayan cümleler kurulmasın artık... biz şöyle yapardıkla başlayan anılar hiç anlatılmamış olsun...
gelecek geçmişin gölgesinden kurtulsun...
geçmişi kaybetmekten korkulsun...
bulunca geçmişten birini, gülümsemek yeterli olmasın, güneş doğana dek dolaşılsın...

31 Ocak 2008 Perşembe

biravetavla

+ eddaaaa!! bana bira alsana
- olur ama beni tavlada yenersen
+ben tavla oynayamam ki
...

30 Ocak 2008 Çarşamba

a

...
burcu'lara yarın gitmesem iyi olcak, zaten daha bugün görüştük her gün birlikte olmamıza gerek yok, özlesinler azcık... saat onikiden sonra kontör yükleyince mesaj atarım... tühh, çatıda kaldı kontörüm, çok zor geliyo şimdi çıkmak... cuma günü giderim onlara, hem bi çok işim var boşu boşuna sıkıştırmim kendimi... yarın çumu'ya aps'yle fotoğraf cd'mizi yolluycam, mektuptan başka bir şey yollamamıştım daha önce, öğrenicem nasıl oluyomuş... hem burcu'larda bi kaç cd kopyalıcam onun için bir kaç şarkı da indirmem lazım... gerçi çok uzun işler değil bunlar ama bahane yaratıyorum işte... cuma gitmeye karar vermişim kendi kendime belli... derste çalışmam lazım... hala şu tarih kitabında çizdiğim yerleri bi yere geçirmedim, bi dur demem lazım artık her sınavda tarihten beş yanlış çıkarmaya, bırak öğretmeninide çok seviyom, çok matrak kadın ama işte öncekilerden olcak temel yok... geçen yıl dersanede paso uyurdum, öyle tiz bi sesi vardı ki bide kadının böle boğasım gelirdi, bi sinir basardı, uyuyamazdımda... şu an bile sinir oldum hatırlayınca, okuldaki de ayrı bi cinsti, ilköğretimdeki de ayyaşın biriydi ama severdim yinede...
dört kişi düşmüş ya sınıftan, iyi oldu ama daha eğlenceli olacak yeni gelenlerle... uğur'un sınav kağıdı bulunamamış ya, düştü sayılıyo, öğrenince isyan eder, eğer o sınıfta kalırsa kunter düşer... uğur düşsün be sıkıldım onunla oturmaktan, değiştirmek istiyorum da çok benimsedim orayı başka bi yere oturunca rahat edemiyorum, ama tarihlerde sami'yle yer değiştirsem iyi olcak... bizim karaali birinci olmuş ya, amacına ulaştı sonunda, geçti herkesi... tuğçe üçüncü olmuş, birinci o olur diye bekliyodum, fazla gezmişiz biz anlaşılan... ama sınavın süprizleri ipek ve ege...
kış bitene kadar kestirmiym ben saçlarımı ya, gene hoşuma gitmeye başladılar zaten erşah'tan da kaptım iltifadı...

...

27 Ocak 2008 Pazar

beni gerçekten tanıyan insanlar

"seni gerçekten tanıyan insanlar şim'le ben'iz" dedi...

içim bi buruk oldu... ama gerçekten öyle, bir de öykü vardı o da bir zamanlar mimiklerimden ne düşündüğümü anlayabiliyordu, çözmüştü beni...
beni nasıl tanıyorsun diye sormadım ama kafamı kurcalamadığını söyleyemem... liseye başladığım ilk yıl gece yarısı yatak sohbetlerinin en popüler sorusu "benim hakkımda ne düşünüyorsun" olduğundan ayrı bi gıcık olurum bu tip sorulara, aklıma bir şey gelmezdi ya da kırmim şimdi kızı deyip atardım bir şeyler, hem korkardım da hakkımda istemediğim şeyler söyleyecekler diye, o dönemde sessiz sakin bi kız olduğumdan insani ilişkilerim pek iyi değildi...
şimdi sorulan insanlara bağlı olarak değişik tariflerim olabileceğini söyleyebilirim... sessiz, sakin, dağınık, umursamaz, eğlenceli, soğuk kanlı, orjinal, silik, sıkıcı, çatlak, deli, ayyaş, çalışkan, vasat, konuşkan, gezenti, uslu, kararsız gibi sıfatlar farklı insanlarca yakıştırılabilir...
evet, galiba onlar beni gerçekten tanıyan ender insanlar, hatta bu sıfatların bazılarını kazanmamı sağlayanlar... beni tanıyorlar çünkü tüm bu sıfatları bende birleştirebiliyorlar... ve biliyorum ki ileride onlarsız yeni sıfatlar kazansam bile, onlar yinede beni tanıyan ender insanlardan olacaklar...
galiba insanların beni tanıyabilmesi için benimle yaşamaları gerekiyor, yoksa kendimi anlatma konusunda pek başarılı sayılmam... ve sanırım şu beni gerçekten tanıyan insanlara bir üçüncüsü, öykü'yü de sayarsak bi dördüncüsü eklenecek yakında, ne kadar benimle yaşamasa da hakkımda şimdiden gereğinden fazla şey biliyor ama kaldıramaz diye korkuyorum yinede...

25 Ocak 2008 Cuma

bu hafta

Tatile girdik sanırım… insan öğrenci olmayınca tatilin manasını kavrayamıyo, hep bi tatil havası vardı zaten üstümde, gerçi ben tatillerde sıkılıyorum ama neyse…
Bu hafta çok sevdiğim bi arkadaşım bendeydi… ordan oraya dolaştırdım onu amaçsız amaçsız ama eğlendik, çanakkale’yi yedi güne yaymak zor oldu, en fazla üç günde her yerine girilir çıkılır… tabi tüm bunları yaparken dersane geçen yıl ki pozisyonuna düştü benim için, bu haftanın bendeki etkisini bugün olduğum sınavda görücem bakalım… hafta boyunca gözlerimden her daim uyku aktı, benim dersanede olduğum saatler içerisinde uyuyan arkadaşım için böyle bi durum söz konusu olmadı tabi…
yeni keşifler yaptık beraber, yeni tatlar denedik, eski günleri yad ettik, yeni hayatlarımızı anlattık… o iki odalı minik apartımızda yaptıklarımızı hatırlayıp, nasıl cesaret etmişiz dedik… yeni arkadaşlarımıza anlatamadığımız anılarımızı düşündük… bol bol fotoğraf çekildik… kordonda en az yirmi tur attık… yeni insanlarla tanıştık… “başka şehirlerde içmeye” içtik… öyle işte dolu dolu bir hafta geçirdik…
Sonra o bavulunu topladı… gittiğimiz yerlerden gizlice aldığımız hatıra eşyaları paylaştık… bilet… otobüs… feribot… veda… ve gitti… feribotun kalkmasını beklemedim, ben giderken annemlerin beklemesine sinir olurdum çünkü…
Bursa’da tekrar görüşmek üzere…

Annemlerin davranışları beni çok şaşırttı asıl, soğuk davranmalarını bekliyodum o videolar yüzünden… ama kopmamış olduğumuzu görünce sevinmiş bi havada davrandılar, sevindiler yani, beni de çok şaşırttılar… videoların şoku geçmiş sanırım… iyi olmuş…

15 Ocak 2008 Salı

çekingenlik

Bugün mp3 çalarımı geri almak için philips bayisine giderken, çekingen olmanın nedenini buldum kendimce… çok dağınık bi düşünce sistemim var sanırım, heralde ben ondan dikkat eksikliği yaşıyorum…
Bazı insanların çekingen olmasının nedeni “neyi nasıl yapacaklarını bilememeleriydi” bence… “ne diycem ki”, “nasıl sorayım”, “ya böyle böyle derse o zaman ne diycem” gibi sorular üşüşür hemen kafalarına ve bu yüzden vazgeçerler eylemden… tabi işin altında birazda güven yatıyo onu es geçemeyiz…
Hatırlıyorum da bende eskiden baya çekingendim… “nasıl sorcam” deyip vazgeçerdim, nasıl olsa sorardı biri benim yerime… ama sonradan öğrendim her şeyi, insan topluluklarına daha yakın oldukça… çekingenlerin bir sorunu da budur aslında insanlarla sağlam ilişkiler kuramazlar, kurmaya başladıklarında da benim gibi bu sıfata layık olmamaya başlarlar… biraz da “bana ne onun benim hakkımdaki düşüncesinden” fikrine sıcak bakmak gerekir aslında…
Bir de şey olur… “bi peçete istesene garsondan” dersin, hık-mık eder… sonra sen bi galeyana gelip, cesaretini vurgulaya vurgulaya istersin peçeteyi… hıh! Bunda çekinecek ne var edasında… zamanında hık-mık edende oldum cesaretini vurgulayanda ama hık-mık edenin yerinde olmak çok kötüydü, kendimi acayip ezik hissetmiştim…
Bir arkadaşımla akçay’daydık… kimseyi tanımıyorduk, nereye gideceğimizi de bilmiyorduk, bu işe bi el koymak lazımdı… bizde orada tanıdığımız tek insan olan, geçen gün dövmelerimizi yaptırdığımız dövmeci abimize nereye gidebileceğimiz konusunda danışmaya karar verdik… geldik önüne “hadi git sor” dedi bana, “eee, ne dicektim ki” adamla daha dün tanışmışız gerçi çok sıcak davranmıştı bize ama… tam giricem vazgeçiyorum, öyle salak salak gidip geliyorum işte, abide fark etti bi görünüp bi kaybolmamdan girişte bir şeyler döndüğünü… sonunda öykü daha fazla dayanamadı, bi şeyi soramadın edasıyla havalı havalı girdi içeri… abiyle çıktılar dışarı, “neden gelmedin ki” dedi bana, gülümsedim hınzır çocuklar gibi… bizi bi yere götürdü, gitti sonra… ama kendimi çok kötü hissetmiştim gerçekten, neden soramadım ki, şimdi olsa sorarım mesela, ne ki altı üstü “biz burada bir yer bilmiyoruz da, tanıdığımız tek kişide sensin sana soralım dedik, bizim gidebileceğimiz bir yer var mı burada” ne uzun oldu ya, ama şimdi olsa böyle derdim yine de…

11 Ocak 2008 Cuma

napıyorum şimdilerde?

Haftanın dört günü dershaneye gidiyorum, hafta sonları çok sıkılıyorum… çoğu pazar gökçe, burcu ve gökçe’nin sevgilisi aynı zamanda benim çocukluk arkadaşım olan serhat’la buluşuyorum, artık bu buluşmalardan da sıkılmaya başladım… haftada neredeyse beş film izliyorum, evde canım çok sıkılıyo çünkü… tekrar kitap okumaya başladım…
Dershanede uğur adında bir çocuğun yanında oturuyorum, kardeşimle yaşıt, sınıfta ilk onunla tanışmıştım, öğretmenlerin sinirlerini bozacak kadar garip sorular sorma potansiyeline sahip…sınıfta üç tane uğur var… genelde sessiz bir sınıf bazen çok sıkıcı oluyor… en fazla geometri dersinde sıkılıyorum, öğretmeniyle kişisel sorunlarım var… sınıfın gruplara ayrılmış olduğunu söyleyebilirim ama hiçbirinin diğerlerine bi kastı yok… hoşlandığım çocuk önümde oturuyor, sanırım beni arkadaş olarak görüyor…zaten ben de onu ne olarak gördüğümü tam anlamdırabilmiş değilim… sınıftakilerin hepsiyle bir iki kelime etmişliğim vardır…
Öğlenleri yemeğe gökçe, burcu, özge, pınar, ben olmak üzere beş kişi çıkıyoruz… sadece burcu’yla aynı sınıftayım… her gün nereye gideceğimize karar vermek için on dakikamızı harcıyoruz… aslında her birimiz çok farklı kişiliklere ve görüşlere sahibiz, neden birlikteyiz benimde bir fikrim yok… ama onlarla serhat-gökçe bağlantısıyla tanıştım ve hayatlarında olmamdan çok memnunlar, bense yuvadan uçtu uçacak bir kuş edasındayım…
Sonra bir de edirne’den liseden bir arkadaşım var sık sık görüştüğüm… bizim eve iki dakika uzaklıkta bir yurtta kalıyor, türkçe öğretmenliği okuyor burada, pek memnun değil… Osmanlıca dersinde sorunlar yaşıyor…
Bana “çalışıyor musun” diye soruyorlar… “çalışıyorum işte görmüyor musun” diyorum… biri onları çalışmadan başardığıma inandırmış… sordum “niye böyle düşünüyosunuz” diye, tipim göstermiyomuş… “ben zekama güveniyorum” felsefesini geçen yıl denemiştim işe yaramamıştı… “ege aşığı” diyolar artık bana “ne olursa olsun gidicem o üniversiteye” dediğim için…
Gerçekten gidicem…

9 Ocak 2008 Çarşamba

hoşgeldim yazısı...

sanırım canım sıkıldıkça bir şeyleri değiştirme ihtiyacı duyuyorum, bu seferde piyango sevgili bloguma vurdu işte... iyi oldu ama hoşuma gitti burası...
aslında terkediş nedenim eski terkedişlerimle aynı... bulunma korkusu yaşıyorum, düşüncelerimin apacık ortalarda dolaşmasını sevmiyorum... "ciiyuww" üzerime yapışmış bi lakap olduğundan, ileride yapılabilecek olası keşiflerden kaçmak için terkettim orayı... "wedaw"da da öyle yapmıştım...
bir de şey yapıyorum... uzun süre bi blogda yazınca zamanla kendimi saklamaya başlıyorum, hissettiğim gibi yazamıyorum... yani bu blog son durağım olmayacak... saklanmaya başladığımda yine gitmem gerekecek...
olsun ben gitmeleri hep sevmişimdir zaten...

7 Ocak 2008 Pazartesi

tökezledim... (11/12/07)

Büyüdüm… daha kolay söyler oldum içimdekileri… her söylediğim şey biraz daha büyütürken beni, her söyleyemediğim şeyde tökezledim…
Öyle çok şey öğretmiştin ki bana farkında olmadan, biraz da istemeden… çünkü bende kendinden fazlasını görürdün zaman zaman, hissederdim…

Şimdi görünce ismini öylece arkadaş sıfatı içinde, duraksadım… sızladı yine kalbim geçmişin anılarından… hakkındaki depresif anılarım silinmekte olduğundan, özlüyorum zaman zaman seni… unutmamışsın beni, silmemişsin hayatından… hala arkadaşın olarak yaşıyormuşum, bunu ne sen söyledin bana, ne ben sorabildim… öyle çok söylemediğim, söyleyemediğim, sormadığın, yanlış anladığın şey olmuştu ki aramızda…
Umursamaz, sessiz bi terk edişe/terk edilişe bırakmıştım kendimi… soramamıştım, beklediğin üç kelimelik soruyu…
“neden benimle konuşmuyorsun?”
ama korkuyordum… senin, yeni düzene soktuğum hayatımı darmadağın edeceğini biliyordum… böyle bi etkin vardı üzerimde… ama seni kaybetmekte korkutuyordu beni…
sonraları senin de beni kaybetmekten korktuğunu öğrenmiştim, ama çok ilerlemişti her şey neyi duyduğunu bilmiyordum ama, yüzüme bile bakmıyordun, oturduğum banka bile gelmiyordun…
bitirmiştin beni, bitirdiğini sanmıştım… belki de bitirmişsindir, içimdeki sızı boş bir umuttur sadece…

yeni bir... (02/12/07)

Uçuk kaçık anılarımın en saflaştırılmış halini dinliyorlar… onların sıradanlaşmış yaşamlarında yeni bir rengim ben, ne yapacağı belli olmayan… beni gözlerinde büyütüyorlar, onların yapmaya cesaret edemediklerini yapmış olduğum için… bir zamanlar ben de çok büyütmüştüm birilerini, benim kendimi hala çocuk gibi hissedebildiğim zamanlarda yaşıyorlar…
Doğru arkadaşlar mı seçtim diye düşünüyorum bazen, ama seçmedim ki eski bir arkadaş bırakıverdi beni bu kızların arasına… ama yanlış değiller beni sevdiklerini hissedebiliyorum, ya da belki de sadece ilk hevestir bana duydukları… ilaç gibiymişim onlar için, öyle diyorlar… doğru mutlu olduğumda eğlenceli olurum ama değişkenimdir sıkıldığımda bırakıp gidebilirim bu mutluluk oyununu…
Yeni başlangıçlar korkutmuyor artık gözümü… anahtar kelime “gülümsemek”… öyle çok gülümseyen insan var ki etrafımda yine… kimi gerçek, kimi sahte, kimi yakın, kimi uzak…
ama her bir hayatın önyargılarla elenmeyecek kadar değerli olduğunu öğrenmiştim ben…

can sıkıntısı (01/11/07)

Bütün gün içimde nedensiz bir can sıkıntısı taşıdım… eğlendiremedim çevremdekileri oysa onları gülümsetmeme çok alışmışlardı… dalgındım, karşılaştığım insanlara göz kırpmayı bile unuttum… konuştum, daha ciddi şeylerdi konuştuklarım, dalgaya almayı beceremedim hiçbir şeyi…
Dilime şu şarkı dolandı, hafızamdan kopup gelerek…

…sensiz yaşamaya alıştırdılar
galiba özledim…

Alıştım mı? Alıştığım her şeysiz yaşamaya… yeni kurallarıma… bir süreliğine yaşamayı kabul ettiğim yeni hayatıma… yeni ben’e…
Özledim mi? Eski özgürlüğümü… geceleri, parkımı, yarım bıraktıklarımı, kopuk arkadaşlarımı… gecenin bir yarısı çalan zilleri… çorbacıların ilk müşterisi olmayı… dilediğim gibi sarhoş olabilmeyi… büyük kapılı evlerin olduğu sokaklarda tek başıma yürümeyi… kimseye hesap vermediğim günleri…
Hem alıştım, hem özledim… bugün deniz kenarında insanları geçerek yürürken, dar kimsesiz sokaklarımı aradım… kimseyi görmek istemediğim zaman sığındığım sokaklarımı… bulamadım, yanımdaki insan bana dokunsun istemedim… ama bozmadım kafalarında şekillendirdikleri ben’i…

…sarıl bana ruhum
ne olur sar beni
çığlıklar geçti üstümden
bulutlar geçti…

şiim (15/10/07)

Bir kız vardı… hayatıma arkadaşlığı sokmuştu, karanlık bir saatti ve yeni bir başlangıçtı… gözleri koyu yeşildi, gördükleri koyultmuş gibiydi… konuşmaya ihtiyacım var demişti, benden daha güçlüydü ve daha deneyimli…
Bir kurtarıcı gibi hissetmiştim kendimi, onu masadan kaldırırken… bir cadde boyunca yürümüştük, rahatlamıştı…
Herkesin sandığı gibi biri değildi, tanıdıkça şaşırtırdı karşısındakini… güveni, kıskançlığa yer vermezdi… ufak oyunlar oynardı… attığı yalanlar canını acıtırdı…
Karşısındakine değer veriyorsa, hissettirirdi… içindekini söylerdi, biriktirmeyi sevmezdi… arkadaşlık onun için yirmi dört saat sıkmayan bir kavramdı…
O hayatı dalgaya aldıkça, hayatta onu dalgaya alıyordu… istedikleri hiçbir zaman kendiliğinden gelmedi, hep uğraşması gerekti…
Bende kapatılmaz izler bıraktı… bir parçasını da ben aldım, götürdüm… bunları ona hiç söylemedim ama o bana söylerdi… yeşil gözlü, köfte dudaklı bir kız çocuğuydu… hayat ona çok az gülümsemişti…

"görüşürüz" (15/10/07)

Çok uykum var… odama giriyorum, yatağımda başka birileri var… balkona çıkıyorum orda başka biri sızmış… mutfağa dönüyorum yine, bir tek orda yalnızım… bi’ neskafe yapıyorum kendime, gözlerimi açabilmek için…
Güneş doğuyor, sıkılıyorum… giyinip dışarı çıkıyorum… parkın içinden geçiyorum bilerek… üç saat önce savurduğumuz şişeleri arıyor gözlerim, buluyor… markete geliyorum, gazeteler gelmemiş… kaydırakların orda ki banka oturuyorum, canım sıkılıyor… eve dönüyorum…
Balkondaki uyanmış:
- gidelim artık biz, diyor.
- gidin, annemler gelcek zaten, diyorum.
Uykusuzken patavatsız oluyorum… yatağımdakilerden birini uyandırıyor, gidiyorlar, geçiriyorum… “görüşürüz” diyorlar, oysa onlarda biliyor buradaki son gecem olduğunu… belki son kez bakıyorum yüzlerine, kapıyı kapatıyorum…
Yatağımdaki boşalan yere uzanıyorum…

napıyorum ben (28/09/07)

napıyorum ben... kafamda kask var, bariyerlere çarpmışım... biri yardım ediyor, geri çekiyor arabamı, "geniş al" diyor... gaza basıyorum, uzaklaşıyorum... yine çarpıyorum bariyerlere aynı yere... yine, yine, yine...
(...)
bu sefer kafamda kask yok... rüzgardan gözlerimi zor açıyorum, saçlarım bozulmuş hızdan... gölgeme çarpıyor gözüm, saçlarım uzun olsa daha güzel görünürdü diye geçiriyorum içimden... bir elimle önümdekinin montunun kenarından hafifçe tutmuşum, diğeriyle alt taraftaki demirleri tutuyorum sıkı sıkı... boş, karanlık caddelerden, ışıklı caddelere geliyorum... kırmızı ışık el sallıyor tüm tehlikesiyle... dar karanlık sokaklara giriyorum... "dur!" diyorum... mahallenin en dedikoducu kadının evinin önünde duruyor... kadına selam veriyorum, motordan inerken...
eve geliyorum... annem ayağa kaldırmış ortalığı yarım saat geciktim diye... eksik doğrular söylüyorum ona... demirlere tutunduğum kolum ağrıyor...

büdü'mün anısına (09/09/07)

00.13

bugün büdü'mün doğum günü... şimdi konuşmuyor olsakta hayatımda önemli bir yeri vardı... yıllarca onu gözlerimle izlediğimi hatırlıyorum... ama biz herkesin onu yalnız bıraktığı bir zamanda yakınlaşmıştık... onu sokaklarda hıçkıra hıçkıra ağlarken okula götürmüştüm, saat erken olmasına rağmen hava karanlıktı, onun belini sıkıca kavramıştım zaten zor yürüyordu, ara sokaklarda tüm cesaretimle onu sürüklüyordum... o bu kadar zayıfken ben güçlü olmalıydım...ama zaman bizi bıktırdı birbirimizden... dershane, okul, sıra, yatak, tatil tüm bir yıl 24 saati paylaşmak... o benden uzaklaştıkça ben daha da uzaklaştım... aramızda sadece derin suskunluklar kaldı, bir de anlatılmayan anılar...sonra hakkımda neler duydu bilmiyorum ama, benden kaçmaya başladın... oturduğum banka oturmadın, yürüdüğüm yolda yürümedin...
"belki bi "neden konuşmuyosun" sorusunda kaybettik arkadaşlığımızı ama ben seni hiç unutmıycam... bir gün bana ihtiyacın olursa gel burdayım... DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN BÜDÜ'M -edi-"
cevap yazmadı...

arkadaşım yalnızlık (01/09/07)

hiç yazasım gelmiyo son günlerde... yaşamayı unuttum çünkü... çevremde dallas vari insanlar olmayınca yazamıyorum. sanırım artık yalnızlıkla da anlaşamıyorum...eski arkadaşım yalnızlığı anlatayım o zaman, bundan 3-4 yıl önce tanışmış olmalıyım onunla... ilk başlarda hiç sevmemiştim ama baktım ki peşimi bırakmıyo, alıştım. neymiş, kimmiş, neyin nesiymiş öğrenmek için yaklaştım ona...ben ona böyle yaklaşınca o da tuttu kolumdan, beni bir odaya götürdü...loş ışıklı siyah bir odaydı... oda da bana sırtı dönük, tahta sandalyede oturan bir kız vardı... o kız bendim aslında... yalnızlık bana kendimi tanıma fırsatı vermişti...şimdi yalnızlık bana bi hastalıkmış gibi geliyo, hayatta bir kez geçirilmesi gereken... kızamık, kabakulak gibi... ama kızamık küçükken geçirirsen ne kadar tehlikesizse, yalnızlık bir o kadar tehlikeli...

belki 10 yıl sonra (21/08/07)

geldim sonunda... etrafıma bakıp gülümsüyorum, hiç değişmemiş diyorum, sırtımda çantam minibüslere doğru yürürken... aynı işte her şey aynı, hala yolcuların elinden bavullarını kapmaya çalışıyo muavinler...
camında A yazan minibüse biniyorum... otogardan çıkıyoruz... gözlerim ışıl ışıl camdan bakıyorum, geçmişi arıyorum... olabildiğince hızlıyız, rakip firmayla yarışıyoruz, eskisi gibi... baca'dan geçiyoruz, sonra yeşim'lerin evin önünden... ben yılmaz parkı göremeden üst yola sapıyoruz... evimi görüyorum "zübeyde hanım" diyesim geliyor, bilerek susuyorum, yürümek istiyorum biraz... "net internet" tabelasını görünce gülümsüyorum, hala duruyo diyorum içimden... üniversiteyi süzüyorum camdan... üniverstenin alt tarafındaki durakta iniyorum...
yürüyorum artık... eskiden koşturur gibi yürüdüğüm yolda yavaş yavaş, sindire sindire yürüyorum, sanki ilk defa geliyomuşum gibi kocaman açmışım küçük gözlerimi... trakya üniversitesi... burda girmiştim öss'ye... yolun karşı tarafına geçiyorum cafelerin önünden yürümek için... palmiye... adres... dinlenti... hızlanıyorum, bir an önce evime gitmek istiyorum artık... zübeyde hanım parkının yan tarafından geçiyorum, artık eskisi gibi demirden diil kaydırakları, değişmiş... dut ağacının yanından geçiyorum... evim gözlerimin önünde... apartmanın önüne geliyorum "atmaca apartmanı" yazıyo hala kırmızı boyayla duvarda ama biraz pembeleşmiş... içeri giriyorum, hala kimse posta kutularını önemsemiyo anlaşılan bir sürü zarf var... merdivenleri çıkıyorum, müzik sesleri geliyo, sevmediklerimden... ve işte 10 numara, önce biraz bekliyorum kapıda... her şeye rağmen zili çalıyorum, hala aynı çalıyo...
19 - 20 yaşlarında bi genç açıyo kapıyı... suratıma "sen kimsin" ifadesiyle bakıyo bi süre...
-şey.. eda burda mı?
-öle biri oturmuyo burda, heralde benden önceki...
-hımm... peki bi sigara alabilirmiyim?

giderken (13/07/07)

giderken yarım kalmış aşklar bıraktım arkamda... başladım ama bitiremedim... hepsi içimde kaldı... kimisi sıcak bi bakışta kaldı, kimisi ufak bi dokunuşta, kimisini son öpüşümdü belki...
ama temizdir hatıralarımdaki yerleri, yarımdır, yazılması gereken bir hikayedir, kalemi benim tutmadığım... daha yaşanacak çok şey vardır hepsi için ama zaman izin vermez ve ben giderim... şimdi hepsi suskunlar...
giderken yaşanmamış aşklar da bıraktım geride... arkadaşlıkta takılıp kalmış sevgililerimdi onlar... beni şaşırtırlardı zamansız ziyaretleriyle... konuşma bi yerde takılıp kalırdı hep... onlarla vakit geçirmek güzeldi... onların hala hayalleri vardır içinde "ben" olan, başka bi şehirde karşılaşma umutlu... gülümseyerek bakarlar hala... ve arkadaşlık zırhıyla konuşurlar...

giderken bi "hoşçakal" bile diyemedim hiçbirine...
- "HOŞÇAKALIN!!"

1 Ocak 2008 Salı

r'leri söyleyemen prensime (19/06/07)

Dün gece kapı çaldı. gelen o ve arkadaşlarıydı. son geldiğinden daha erken bir saatti, habersiz... kararsızlığıma kapıdan içeri girerek karşılık verdi. balkona geçtik... altı kişiydik... ev arkadaşım uyumaya gitti... diğerlerinin nereye gittiğini bilmiyorum ama balkonda yalnızdık... çocuksu bir hareketle elimi tuttu. ona baktım sevimliydi, tüm gece beni izlemişti. sanki kenetlenmişti gözleri bana...
dışarı çıkalım, dedim... tamam, dedi... sessizce çıktık evden daha güneş doğmamıştı... sarılarak yürüdük sokaklarda, boş ve ıssız... sevgiliymişiz gibi...
her ona baktığımda bana bakıyordu... hiç konuşmuyorduk... gözlerimizin dili varmış gibi davranıyorduk...
benden istediği neydi hiç sormadım, yanımda olması hoşuma gidiyordu. ama niye yanımdaydı bilmiyorum, bilmek istemiyorum...
kaldırıma oturdum, o da yanıma... ona yaslandım, güvenle... yaslanmak güvendir benim sözlüğümde... başımı omzuna koydum, kapadım gözlerimi... oturduk... saatler geçti... gecenin sakladığı bizler açıkta kaldık...
gitmem gerek, dedi... ayağa kalktım... yanaklarına dokunup bir öpücük kondurdum dudaklarına... ve dedim ki:
- seni sevebilirdim...
ve gittim...

hayat çok adaletsiz değil mi?? (26/06/07)

Hayat çok adaletsiz değil mi? senin tüm geçmişin, geleceğin, şimdin yıkılmışken üstüne... hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor...
Gözlerinde buğu yürürken dışlanmışlığa... biraz önce karşısında konuşurken titrediğin kız, duruyor... Durmuyor, yürüyor şakalaşarak, gülerek... gözlerinde hüzünlü ama gülen bir hayat...
Dünya adaletsiz değil mi? sen üstündekileri kaldırıp atamazken, farketmiyorlar, görüyor ama ilgilenmiyorlar, belki... kimse yok artık yanında... daha dün ayrılamam dediklerin terketmiş seni... hemde öyle böyle değil... bir daha dönmemecesine çekmişler ellerini... bitmiş arkadaşlık, senin leken yüzünden...
Minibüse binerken dönüyorsun arkana belki lekelediğin arkadaşlıklardan birini görmek için... ama beni görüyorsun, iki saat önce önünde konuşurken titrediğin kızı... senin kederini göremiyorsun yüzümde, hayalkırıklığı... girerken sanki bir gözyaşı akıyor gözünden çizgi filmler misali... ben hüzünleniyorum... neye inanacağımı bilmeden...
Üzülüyorum senin için, ne kadar sevmesemde...

keyfim kaçık!! (25/04/07)

Keyfim kaçık, nedensiz... güzelliğin sıradanlığından belkide, bir tutam kötülüğe ihtiyacım var, bir kaç tersliğe...
Keyfim kaçık... iyiliğin yoğunluğundan boğuluyorum... ağlamayı özledim, en son ne zaman ağladığımı hatırlamıyorum... beni uyutmayan sorunları arıyorum...
Gülümsemek gelmiyor içimden, yapmacık bir gülümsemeyle bakıyorum dostlara... ilgisizliğimden yakınıyorlar... sanırım biraz yalnızlığa biraz ilgisizliğe ihtiyacım var ama gidin başımdan diyemeyecek kadar seviyorum sizi... o sokakta yalnız başıma saatlerce dolaştığım günlere ihtiyacım var, gereksiz rastlantılara... biraz kendime ihtiyacım var, kaybettim bulmak için yalnız olmalıyım...
Kızmayın sessizce gidiyorum diye... sizinle gelmiyorum... gülemiyorum... ilgilenmiyorum diye...
Bu aralar dostum yalnızlığın ilgiye ihtiyacı varmış, ben onunla takılıcam...

13'ler senin olsun (16/02/07)

Sana yaslandığımda demiştin ya kızlar yaslandıklarında arkasındakini düşünmüyor diye, öyleymiş. Arkadaki olduğumda anladım...
O yaslandı ve ben kıpırdamadım, rahat olmadığım halde söylemedim. Onu bana yaslayan güvendi çünkü. Seni hatırladım, bugünlerde pek çok şeyde hatırlıyorum seni... Sana yaslandığımda söylediklerini, sadece gülümsememi ve daha fazla yaslanmamı karşılık olarak. Hatırlanası ilk ve son anımız belki...
Sana güvenmemi sağlayan nedeni bilmiyorum... Belki kardeşimle yaptığın konuşmadır yalnız kalmak için...
Peki senin bana duyduğun neydi ki... Neydi aklına getiren beni... Keşke emin olabilseydim tüm çağrılarının 13 lerde olduğuna...
Peki bizim yaptığımız neydi... Küçük bir kaçamaktı istediğimiz, yaptık... Ne de olsa aslandık biz ben 9, sen 10 ne kadar unutmuş olsakta... Böyle tamamlamamış mıydım sözünü...
- Yaz aşk...
- ...ları kısadır.
Kısaydı ama bitti mi... Ben ayrılık konuşması olmadan bitirmeyi beceremiyorum galiba... Sen de 13 lerde...
Hikayemiz 13 te bitti. Bir ilk, bir sondu 13... Ondandır 13 lerde aklına düşüşüm, orda kaldık biz...
13 leri sana bırakıyorum be sevgili, ben 14 te bana yaslanan kadınlaydım...

gidiyorum yine (01/02/07)

Gitme vakti geldi yine... Bu sefer uzun bi gidiş olacak... Belki kendime ait bi odam olacak Edirne'de bu sefer, biraz zoraki... Biraz sitemle kabul ettiler işte, beni benle bırakmaya ikna ettim onları, ama babamı diil, o dinlemedi beni... Ne de olsa küçük kızı uçuyor avuçlarından...
Yarın atlıycaz otubüse ailenin asi kadınları olarak(annem,teyzem,ben) bana kalacak bi yer bulucaz, bulmak zorundayız çünkü attırdım kendimi yatakhaneden, bazı şeyler zora gelmeden olmaz... Belki bir evin sorumluluğunu alacak kadar değil ama kendi sorumluluğumu taşıyacak kadar güçlüyüm...
Bu gidişin dönüşü yok, onların istedikleri yoldan sapıyorum... Şimdi kuşak çatışması zamanı... Ne kadar modern görünselerde ben daha modernim ve daha fazlasını istiyorum...
Hoşçakal!!
Evet artık omuzlarımda sorumluluğum, geleceğim... Bu yıl benim öss yılım... Niye karmaşık dönemlerimize koyarlar ki şu sınavları...

çocukluğum (30/01/07)

Geçmişe küçük dokunuşlar yapıyorum, ben her hareketimle geçmişleriyim onların, küçük masum çocukluk anlarıyım, çoğunun çocukluk aşkıyım hatta, ne de olsa sokağın tek kızıydım ben...
Onlarla geçirdiğim yılların eseri bu sert tavırlarım, pembe kızların tabiriyle "erkeksiliğim"... Napim ben çocukluğumda bir erkektim, futbol oynardım, ağaçlara tırmanırdım, zillere basıp kaçardım, çamurda yüzerdim, sokağın ortasına işeyişlerini izlerdim... Birde çok düşerdim ben küçükken, o zamanlardan kalma hala dizimdeki bu kabuklar... Hiç yakışmıyormuş güzel bacaklarıma bu yaralar...
Sonra okula başladık pembe kızlarla tanıştım... Ben hiç evcilik oynamamıştım daha önce...
Ama ben yinede onlardan biriydim... Sokağa sek seği ben getirdim, özel taşlarım vardı deniz kenarından topladığım, hep çizili dururdu bizim evin önünde kiremitle çizdiğim sek sek, herkes bizim kapının önünde oynardı... Bebeklerimden daha çok severdim po kaykayımı, dedemin yaptığı... Zamanla azaldı gece yarısı oyunlarımız, kız olduğumun farkına vardılar, o dönemide sevmiştim ben... Ben varım diye küfür edilmezdi, ne istesem onu yapardı millet...
Sonra bi şey oldu, iki kişiden başka kimsenin bilmediği, büyüdüm...
Hiç pembe bi kız olamadım, istemedimde, rengimide bulamadım gerçi... Şimdi siyah kızlarla takılıyorum...
Geçen gün Pınar dedi ki " Erkek gibi kızsın tek suçun güzel olmak" baksanıza atamamışım üstümden çocukluğumu ne mutlu bana...

Bana öyle demesinin nedeni iri yarı bişey olmam ya da giyimim diil, sert tavırlarım ve bazen verdiğim tepkiler, birazda duygusuzluğum belki...

bazen biter (25/01/07)

bazen biter her şey... sıkılırsın... gezilecek sokaklar biter... yaşanılacak anlar durur sokaklarda ağlarlar yaşanamamaya...
bir kişinin elinden biter şehir... bittiğini gidipte dönmek istemeyişinden anlarsın... yaşanamamış anları yaşamak istemezsin, yaşayacağın insanlar ölmüştür çünkü, bitmiştir.
kaleiçinin sisli sokakları ağlar gidişime, döktüğüm biralar ağlar, döktüğüm gözyaşları gülümser, oturduğum kaldırımlar özler sıcaklığımı... o biter, ben bitmem o şehirde... ayak izlerim görünür zaman zaman her köşesinde, en kimsesiz yerinden başlayan... bensiz ayakizlerim çamurlu, ıslak, ağlamaklı, yalnız, mutlu, umutlu, güzel, çirkin...
kimsesiz bir evin merdiveninde oturur iki insan... bir akşamüstü, karanlık ama görünmez olmayan saatlerde yakar içlerini bir sıcaklık geçtiği yeri, fıstık ve mırıldanmalar eşliğinde... sonra öpüşürler arkadaşlıklarına, aşka-paraya-sekse...
trakya böyledir işte... insanlar sokakta bira bardaklarıyla dolaşırlar... ayyaştır biraz trakya, biraz soğuk, biraz kalleş, biraz...

düşündükçe yapmacıklaşırsın (25/01/07)

Sahte duyguların dolandığını hissediyorum etrafımda... Anlık sarılışlar, anlık öpüşler, anlık kıskançlıklar, anlık bağırışlar... Anlık duygular gerçektir, düşündükçe yapmacıklaşırsın. İsteyipte tutuyorsan kendini sahteleşirsin, korkarsın, kendine ihanet etmiş olursun... Kendi kendini sürüklersin sensizliğe, kimsesizliğe, yalana... kendin bile olamazsın, kaybolur senliğin sende...

al al olmuş yanaklarım (25/01/07)

Yüzüme al basmış... Damarlarımdaki kandandır belki de, elimdeki umursamazlık, ağzımdaki patavatsızlık, dudaklarımdaki ateş, beynimdeki kör işlev... İçin için yanan yüzümün, yanaklarıma vurmuş kırmızılığı, gözlerimi kapatan ağırlık, beni yazmaya iten cesaret; kurulmuş yine beynimin baş tahtına, indirmiş suskunluğumu...

 
08-Metro - [www.lailamp3.org]