günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2008 Çarşamba

deniz bayramı

1 temmuz kabotaj bayramı ya, ben de tatile çıkmamış bir kaç arkadaşı kandırdım benimle bayramı izlemeleri için...
plan: 2buçukta iskelede buluşulacak... 5'e kadar neyapılacağı belirsiz, maksat birlikte olmak... sonra gösteriler karşıdaysa atlıycaz gemiye, değilse sorun yok... çok da meraklı değilim aslında o gösterilere de evde canım sıkılmaya başlamıştı...

buluştuk... çok gitmek istediğim bir film var dedim, sinemaya gittik... geldik sinemaya en yakın seans 10 dakika sonra, şans işte... o gün vardı bir şey bende heralde, çok mu güler yüzlüydüm ne, bilet kesen adamda pek samimi davrandı, bakkal amca da... mutluluktan heralde... uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımla görüşünce içimde durduramadığım bir sevinç oluyor...

karşıdaymış gösteriler, karşıya geçtik... kent kartla binebiliyomuşuz gemiye, şaşırdım... iskelenin birine oturduk izliyoz... yüzme yarışları, tabak toplama yarışı falan filan... sonra yağlı direk, direk neredeyse 45 derece eğimliydi, indirdiler azcık... dedim geldik, izliyoz bir de fotoğraf çekeyim... zuzuğa, çocuk gelirken haber vermesini söyledim...
geliyoo, dedi... bastım tuşa... çocuk bayrağı aldı... şans işte, gittim bayrağı alan çocuğu çektim, böyle yürürken direğin üstünde, keşke kaliteli bir fotoğraf makinem olsaydı... telefonla o kadar uzaktan yüzü gözü belli olmuyor...
madalya törenini izlemedik...
gittik kayalıklara birer bira içtik, muhabbet ettik...
üstümüze su falan sıçradı ama biz inatla orada oturmaya devam ettik... çok rüzgarlı burası yine bu aralar... seviyorum rüzgarı yoksa hiç çekilmez sıcak...

26 Haziran 2008 Perşembe

moral...

film kiralamak için çıktım evden... babamın sorgulayıcı sorularına sinir oldum...
güneşin etkisi yavaş yavaş geçiyordu ama hala sıcaktı, bilerek bu saate kadar bekledim... mavi arasa rahat konuşabileyim diye... iki gün önce ayrılmak istediğimi söyledim... şok oldu, iki saat konuştuk, iki gün sonra tekrar konuşmamız konusunda beni ikna etti... ona görüşmesek daha iyi olacağını söyliycem, ama aramadı hala heralde o da vazgeçti benden...
iki film bıraktım, iki film aldım...
ilki direk gözüme çarptı: Beowulf... sinemaya geldiğinde çok gitmek istemiştim, galiba sömestıra denk gelmişti...
biraz sonra da gözüm animasyon tipli bir kaspağa takıldı... Bilek Kesenler: Bir Aşk Hikayesi... çevirdim arkasını animasyon değilmiş... ama ben kapakta yazan yazıya tav olmuştum zaten: Uçuk kaçık bir KOMEDİ, bir AŞK hikayesi, bir YOL filmi, fakat herkes ÖLÜ!
çıktım ordan anneme kontör almam gerekiyordu... aldım... biraz dolaşayım dedim, zaten mavi de aramamıştı daha...
karaçocuğu gördüm uzaktan, dükkanlarının önünde bekliyodu... çok seviyorum bu çocuyu ben ya, çok tatlı, çok iyi... saçlarımla eğlendi biraz, bilmiyordu boyadığımı... hani bana yemek yapacaktın, dedim... msn'e hiç girmiyomuşum, giriyorum aslında da... poker öğretecekmiş bana, oynayacakmışız... yavrum ya ışıl ışıldı gözleri, sevindi beni gördüğüne, çok eğlendiriyor beni bu çocuk... sokak muhabbetini fazla uzatmadan "görüşürüz" deyip ayrıldım... nasılsa karşılaşırız daha...
iyi oldu gördüğüm, özlemiştim... o olmasa çok sıkılırdım dershanede... moralim düzeldi... pozitif enerji verdi bana... biraz daha yürüyüp, dershanenin yanındaki büfeden su alıp eve döndüm... yürüyüşün amacı zaten sıkıntımı atmaktı, attım...
eve gelip bilgisayar başına oturdum...
mavi hala aramadı...

25 Haziran 2008 Çarşamba

Q klavye

annemle minibüse atlayıp kardeşimin okuluna gittik bugün, bölüm mü seçecekmiş ne ama seçebileceği bir tek bölüm varmış... kağıt işleri imza falan işte...

hazır oraya kadar gitmişken yengemlere uğrayalım dedik... yengem vee misafirleri de çok yanmış olduğumu söyledi...
kuzenlerin odasına daldım ben, kpss'ye başvurmak için üniversiteye gidip geleceklermiş... iyi siz gidin bende köylerinizi yıkayım diye takıldım onlarla... yaklaşık iki yıldır klan savaşları adlı online bir oyunla kafayı yemiş durumdalar... biri iki yıldır üniversiteye hazırlanıyor, diğeri de yirmibeş yaşında hala üniversiteyi bitirmeye çalışıyor... korktular mı naptılar bilgisayarı kapatıp gittiler, açamadım bir garip bunların bilgisayarı... aman, dedim evde girip duruyorum zaten, çok da meraklı değilim... televizyon izleyerek oyalandım, arada bir annemlerin yanına uğradım...
geldi sonra benim kuzenler, açamadılar bilgisayarı... ne güldüm onlara... büyük kuzen deli oldu, gidip geliyo koridorda... meğer bu şifre koymuş bilgisayara, ben o aşamaya gelmemiştim bilgisayarı açma denemelerimde... şifreyi Q klavyeyle yazmış ama şimdi kullandıkları klavye F... Q klavyeyle yazması gerekiyo şifreyi ama harflerin yerini bilmiyor, varmış evde bir tane Q klavye onu aradı ama bulamadı...
ben de "dur ben arkadaşları arayayım, öğreniriz onlardan harflerin yerini" dedim, bir kurtarıcı edasıyla... yeni kontör yüklemiştim de aveaya, 180dk bedava konuşma kazanmışım; ondan, yoksa ne harcıycam onlar için kontör... burcuyu aradım önce, evde değilmiş... sonra zuzuk'u aradım, o da hastalanmış arkadaşında kalıyormuş, hal hatır sordum iyi oldu...
ama nasıl telaşlı bizimki bir köye mi saldırcakmış ne, 2 saat ayrı kaldı oyundan ne hale geldi... yazık yazık...
cazgırı aradım sonra... anlattım durumu nasıl gülüyor, söyledi harflerin yerini falan, olmadı... kabul edilmiyo şifre bir türlü... cazgır konuşmalarımızı falan dinliyor kopuyo orda, iyi eğlendi bizle, gerçi bende iyi eğlendim... çok güldü ve bizim ailede normal bir insan olmadığına karar verdi...
sonra kuzen dayanamadı apartmandan bir arkadaşını aradı... çocuk, bana ne soruyon git al klavyeyi, dedi... gitti, geldi, evde kimse yokmuş... çok komik ama yüzünde çaresiz telaşlı bir ifade, altı üstü bir oyun aslında...
sonra aklına mahallenin bakkalındaki bilgisayar geldi, öyle bir bakkal işte onların ki... git fotoğrafını çek, dedim... gösterdim falan nasıl çekeceğini, benim telefon biraz karmaşık geldi ona... gitti, geldi... fotoğraf değil video çekmiş bizimki... üç fotoğraf yerine, üç video...birinde bakkala biri geliyo "selamünaleyküm" falan diyolar birbirlerine, birinde bakkal amca "çektin mi?" diye soruyor, birinde bakkalın çocuğu geliyo dükkana "noluyo" diye soruyor... çok güldük küçük kuzenle, ama harflerin yerini kesin olarak bulduk, meğer m ile n'nin yerini karıştırmışız...
sonuçta köyü kaptırmış başkasına bizimki, o köyü alsaymış 4. olacakmış oyunda, çok sinir oldu çoook...
cazgıra anlatıcam klavye macerasının devamını çok gülecek... hele o videoları izleyince...

21 Haziran 2008 Cumartesi

dominat kadın


kızıla boyadım saçlarımı... güzel oldu...
zaten bir okul geleneğiydi bu kızıl saç, bizim liseden mezun kızların %80i bir kere de olsa boyamıştır saçını bu renge... bu gelenekten mahrum kalmamak istedim...

...

mavi'ye dün benimle ilgilenmediği için kırıldım... hiç aramadım bugün onu, oda beni aramadı... hatta şu an msnde olmasına rağmen hiçbir şey yazmıyor... bu işin sonu ayrılık gibi gözüküyor...
zaten kafama koymuştum ben ayrılmayı da o bu işi hızlandırıyor...
ilk zamanlardaki gibi heyecanla gitmiyorum artık buluşmaya... hem bir acemilik var üstünde hem de açamadı hala kendini... ilgisi de ilgisizliği de aşırı... neye güveniyor anlamadım...
içime sinmeyen bir şeyler var işte... farklıyız... ben ona göre çok daha hareketli kalıyorum... benim alaturka zevklerim var, oysa o sosyetiğin teki... ve uyum sağlayamıyor arkadaşlarıma, soyutluyor kendini...
bir de onun yüzünden, hiç sevmediğim tiplerden biri olup çıktım... dominat kadın... normalde böyle değilimdir ama mavi beni buna itiyor... yani daha önce hiç bu kadar baskın hissetmemiştim kendimi...
biliyorum istanbul'dan arkadaşı geldi diye bu artisliği, çocukça sitemleri, ilgisizliği falan... neyi kanıtlamaya çalışıyorsa artık... arkadaşı yarın gidecek... gittiğinde ararsa hiç şansı yok...

28 Mayıs 2008 Çarşamba

deniz-çiiu-yazar

denize gitti bugün bizimkiler... gelmem için çok ısrar ettiler ama gitmedim, hiç deniz-kumsal havamda değildim... kimisi surat yaptı, kimisi mahzun mahzun baktı; ama çok kararlıydım gitmemekte hiç aldırış etmedim, nasıl bi' isteksizlikse artık yoksa normalde çok kolay ikna edilirim...

...

sınav çıkışı geçen yıl ki ev arkadaşımın mesajını gördüm... olur olmaz tarihleri aklında tutabilen bi' kızdır...
"o evde özgürlüğün tadına varan iki genç kız bir yıl önce bugün kendilerine çok güzel bir andaç edinirler............ 'çiiu' 28 mayıs 2007."
geçen yıl bu zamanlarda edirnedeydim, hatta üniversite şenliklerinin ilk günüydü... konser alanını dolaşıyorduk, kolyelere falan bakarken... hadi biz de bi' tane yaptıralım dedik...
mor-yeşil mum iplerinin ucundaki yassı siyah taşın bir tarafına "ÇİİU" yazdırdık... öyle seslenirdik birbirimize... diğer tarafına da tarihle şehri, seneye orada olamayacağımızı bilerek...

...

cezmi ersöz vardı bugün dershanenin konferans salonunda... ilginç bi' dershane bizimki ya, kimin nerde ne bağlantısı var belli olmuyor, okul gibi...
daha önce üç kitabını okumuştum onun... hiç durmadan konuştu, anılarını falan anlattı, hissettirmeden yeni kitabının reklamını yaptı; %60ının kendisini tanımadığı topluluğa kendisini sevdirmeyi başardı... hani olur ya, kitaplarını çok seversin de konuşunca hayal kırıklığına uğrarsın, öyle biri değil... içten, sıcak, karamsar olduğunu düşünen, ne kadar utangaç olduğunu söylese de açık sözlü biri...
kabataş erkek lisesinde okmuş, birincilikle bitirmiş, bitirirken tek amacı o tımarhaneden kurtulmakmış... küçükken önündeki kızın ensesini ısırma isteği duyarmış... üniversite de hiç sevgilisi olmamış, devrim ha geldi ha gelecek derken... sonunda yazmadan yapamayan bir yazar olup çıkmış işte...

27 Mayıs 2008 Salı

dün gece deliksiz uyudum...

bi' arkadaşımda kaldım haftasonu, evden kaçtık gece yarısı... 2 gibi çıktık, 4 gibi döndük... pencereden çıktık, bahçe duvarından atladık, kumsala gittik arkadaşlarla buluşmaya... içtik eğlendik, hafiften sarhoş olmaya başlamıştım kalktığımızda... eve yine pencereden girmişiz, ama ben hatırlamıyorum, en son arkadaşlarla vedalaşıyoduk... sonra tuvaletteydim... zihnimden "kusim de daha beter olmim" düşünceleri geçirip kusmaya çalışıyodum...
yattım sonra, sızmışım... uyandım... arkadaşın babasının uyandığını duydum... zihnimdeki boşluğun farkındaydım, resmen eve nasıl girdiğimi hatırlamıyordum... sormadım da, sarhoş olsamda bir süre normal insan gibi davranabiliyorum çünkü, açık vermek istemedim...

herkes uyandı, kahvaltıdayız... arkadaşın babası:
- dün gece deliksiz uyudum, yattığım gibi uyumuşum, dedi...
tutamadım kendimi... yana bakıp güldüm...

16 Mayıs 2008 Cuma

gün...

annem, "kalkmıycak mısın saat sekiz buçuk oldu", dedi... ani bi' kalkış yaptım yataktan, sınav olmasa geç kalmak umrumda olmazdı, zaten geç kalmadığım günler sayılı... sonra baktım saate saat sekizi on geçiyor, kandırmış beni, hiç bozuntuya vermedim...
zordu sınav, genelde sınav çıkışlarındaki "nasıldı" sorularını "iyiydi ya" diye geçiştirirdim ama bu sefer gerçekten zordu... ya da ben bu aralar gerçekten boşladım, fazla gezip tozuyorum, bildiğim şeyleri unutmuşum, hele bir soru çok kafamı bozdu...
bu akşam da şenlikleri var üniversitenin, giderdim aslında da kampüste yapmıyorlarmış, şimdi otobüse bin git oralara, bir de paralıymış... yine de belli olmaz giderim belki...
yarın için konser biletim var, grup yorum... annemleri ne diye uyutsam acaba, aslında kalcak bir yer ayarlasaydık iyi olurdu... 19 mayıs için de bir sürü plan yaptım... bu akşam çalışayım bari biraz, bir ay kaldı şunun şurasında...
yemekten sonra kayalıklara gittik, içtik biraz... hava sıcaktı, omuzlarım yandı... sonra oyun oynadık, yenildim, hep yeniliyorum bu aralar zaten, bırak bir de çok güvenirim böyle şans oyunlarında kendime...
dağıldık sonra... yarın çıkarsak ararım dedi cazgır... söylemedim başka planlarım olduğunu... açıklama yapmak istemedi canım diğerlerine, akşama söylerim ona...
arasam mı kuzeni acaba, bir bira ısmarlarsam gelir benle... zaten geçenlerde geldi "hadi gel konsere gidelim diye" konsere yarım saat kala... hende yener'in bir de, gitmedim, onu da vazgeçirdim gitmekten...

12 Mart 2008 Çarşamba

bursaa (:

bursa'ya gittim... hatta uludağ'a çıkıp kayak bile yaptım... kendimi sosyetik tatilciler gibi hissediyorum anlatırken... şaka maka kaymayı öğrendim, üç defa teleferikle dağın tepesine çıkıp kaydım, baya düştüm ama eğlenceliydi... burdan düştüğümde bana elini uzatan tüm insancıklara teşekkür ediyorum, yoksa iki saat debeleniyorum karın üstünde ama son seferlerde kolay kalkmanın da yolunu buldum... aslında düşmekten çok kendini yere atmaktı benimki, napayım belli bir eğimden sonra öğrettikleri durma tekniği işe yaramıyordu, zik-zak tekniğini sonradan öğrendim...

bu uludağ gününün gecesi... çum'un arkadaşında kaldık... içinde bir şişe şarap, bir adet 70lik votka, bir adet bira, iki adet vişneli meyva suyu, çerez (kaju-soslu fıstık-mısır) olan iki siyah poşetle girdik içeri... geç kalmış olmamızın yarattığı sıkıntı poşetlerden gelen şişe sesleriyle göz parlamasına dönüştü... 121'de bitecek bir ihaleye başladık... oyun yarısında kırmızı bardaklar boy göstermeye başladı masada... kafamızı yapıp oyunu almayı hedefleyen diğer takım hiç boş bırakmadı bardaklarımızı... oyunu biz kazandık... tuvaletten uzun süre çıkamamam üzerine şüphelenen ev halkı, merak içinde bekliyordu...

sabah erken uyandım, ne zaman içsem hep erken uyanırım... o kadar gidip gelmeme rağmen kimse uyanmadı, saat on buçuk falandı...

...

dün başlamıştım bu yazıya yarım kaldı... bakalım aynı içtenlikle devam edebilecek miyim? hatırlamak istiyorum çünkü bursa'ya dair anılarımı...

...saat on buçuk falandı, bulunduğum odayı incelemeye aldım... oda da iki yatak, dağınık bir masa, bir gardolap, bir kitaplık mevcuttu... yatağında yatmış olduğum şahsın okumakta olduğu kitap "gülün solduğu akşam" olmalı ki komidinin üstünde o vardı... karıştırdım azcık... sonra yorgunluk bastı, her yerim ağrıyordu, hiç harekette yoktu zaten yattım tekrar yatağa, öyle debelendim durdum, bir ara su içmek için çıktım odadan, yine kimse uyanmadı... debelenmekten vazgeçip, odayı daha ayrıntılı incelemeye karar verdiğimde saat iki olmuştu...
bir de geceye dair anılarımdaki kopukluk beni endişelendiriyordu... hatırladığım ben, parmağını boğazına sokarak kustuktan sonra, verilen eşofmanı giyip sızmış olmalıydı... ama kusarken çum'un benimle tuvalette olması bir kopukluk olduğunun göstergesiydi... hem benim böyle bittiğini sandığım, ama sandığım gibi bitmemiş olduğunu öğrendiğim anılarım da yok değil...
saat iki buçuk gibi çum odaya daldı... ben çaktırmadan gece hatırlamadığım şeyler yapıp yapmadığımı öğrenmeye çalıştım, anladı tabi niyetimi ama kandırmadı beni... neyse ki hatırladığım gibiymiş gecenin sonu, on dakikalık bir kopukluk var o kadar...
saat dört buçukta kahvaltı yapmak için evden çıktık... gittiğimiz yerin adı saygın'dı... kahvaltıdan sonra saat ona kadar ihale oynadık, yine yendik, sinir oldular... kalkıp küçük sanayi'de ki dürümcüye gittik... ordan görüklü'ye geri dönüp nargile içme amaçlı bir kafeye gittik... ikisiyle de tavla oynadım ve yendim... çum'un yurduna döndük sonra, saat bir buçuktu, bekçiyle ufak bir sorun yaşadık, gülşah açtı kapıyı...
ertesi gün dönmem gerektiği halde dönmedim, annemle aram açıldı biraz... bursa'yı gezdik... on milyona botlar aldık... zafer plaza'ya gittik... dört ayrı semte çıkan alt geçitten geçtik... kumpir yedik... leman'a gittik... meltem'le buluştuk, iyice uçuk olmuş bizim asi, sevgilisiyle yeni bir eve taşınıyorlarmış, kötü bir ünü var burda... yurda geri dönerken dürüm yedik tekrar... o gece de murat'lar da kalacaktık ama sorun yaşadı çum, vazgeçtik... üniversite de olay çıkmıştı o gün, solcular ülkücüleri önceki hafta dövmüş, sağcılar da pazartesi günü toplanıp fakülte fakülte gezip sonunda yurdun önünde sıkıştırmışlar solcuları...
ertesi gün gidebileceğim en erken saatte gittim eve, sırf annemin gönlünü almak için, aldım da... beni nerdesin amaçlı aramaya başlamışlardı ki içeri girdim kapıdan, saat altı buçuk civarıydı...

geldiğim günü atlamışım ben... çum'la murat karşıladı beni terminalde... üç minibüs değiştirerek ulaştık yurda... çum'un oda arkadaşlarıyla tanıştım... oda diyorum da hepsinin odaları ayrı koridor ortak işte, evi paylaşmışlar gibi ama yurt... bir de murat'ların ev yerden ısıtmalıydı onu es geçemem, hayran kaldım, otel gibi zaten...

bursa'da tanıştığım insanlar: murat, seda, esma, emel, fatih, gülnihal, mine, doğa, haydar... bunlar tanışıp konuşuştuğum, hatırlamaya değer olanlar...

bu ara da aslında bu blogu günlük gibi kullanmak hoşuma gitmiyor...

2 Mart 2008 Pazar

yücel ve doğu

geçen hafta yeni insanlarla tanıştım... şeyma'nın sınıf arkadaşlarıymışlar, aslında amaç pınar'la yücel'i tanıştırmaktı... onların ortak zevklere sahip olduğuna ve tanışmaları gerektiğine karar vermişti şeyma... ama pınar, eda olmadan gitmem diye tutturunca gittim biraz mecburen, biraz da hevesle... galatasaray-fenerbahçe maçının olduğu geceydi hatta, dolaşırken gol seslerini işitip, kimin attığını öğrenmek için bir cafeye yaklaşmıştık, içeride özgür'ü görmüştüm de "aman be ne konuşcam onla" deyip gitmemiştim yanına... orda öğrenemeyip başka bi cafenin kapısına çıkmış fenerli bi kıza sormuştuk... "galatasaray" deyince, öyle kendimizce mutlu olmuştuk, oysa pek ilgili sayılmayız, benimsemiş olmaktan kaynaklanan bir mutluluk heralde...
buluşma yeri yeni kordondu... şehrin karışık otobüs sistemini henüz çözemediğimden, hangi durakta ineceğimizi öğrendik... ç2 tabelalı otobüse binip "erkek yurdu" yazan durakta indik... tam nerede olduklarını sormak için şeyma'yı arayacakken önümüzde yürüdüklerini farkettik... ve yücel'le tanıştık... ince uzun bi oğlancıktı, daha önceden kürtçe şarkıları dinlemeyi sevdiğini bliyordum zaten pınar'la tanıştırmaya çalışmamızın sebebi de buydu... biraz yürünce doğu'yu bulduk bir banka oturmuş bizi bekliyordu... tam anlayamadım ama sanırım yücel'in ev arkadaşı... onunla da tanıştık... deniz kıyısında sık aralıklarla iskeleler vardı iskelelerin ucunda da üstü kapalı koca pencereli yapılar vardı... onlar bunlara "aşk kulübesi" adını takmış onlardan birine girdik... yücel, şeyma ve pınar iskelenin ucuna ayaklarını sarkıtarak oturdular, ben pencere kenarına, doğu da biraz geriye oturdu... doğu bira getirmişti yanında, "kim ister" sorusuna pınar'la ben atlayınca "aa di mi siz trakyalısınız" tepkisini aldık... oysa biz buralıyız, sadece liseyi edirne'de okuduk...
sonra farkettim ki herkesin birbiri hakkında bir ön bilgisi vardı, bir tek benim yoktu... "hepiniz edebiyatçı mısınız?" diye başladım sormaya... doğu; silifkeliymiş, silifke mersin'in antalya'yla dip dibe olan ilçesiymiş, yatay geçiş yapmayı düşünüyormuş, sürekli makale okuyormuş, kızlara asılmaya meyilli biraz o yüzden mesafeli yaklaştım azcık, yücel'i biraz çocuksu buluyor, uzun saçlı, rock dinliyor, barış akarsu'yu seviyor, seçici biri, sınıfındakilerin çoğunu sevmiyormuş, çoğu da onu sevmiyormuş doğal olarak, şeyma'ya göre doğu'dan ya nefret edermişsin, ya da severmişsin...
yücel; tunceli'li ama istanbul'da yaşıyor, bir ara yurtta kalmış eve çıkmış sonra, sakin bi tip ama çekingen değil, kürtçe şarkıları seviyor, alnının sol tarafında bir kurşun yarası var anlattığına göre sadece şanssızlık, sağ kaşının ortasında bir kısmı beyaz küçükken bir şeyler olmuş, bir kaç kez girmiş öss'ye, çocuksu, uyumlu, hiç dayak yememiş ama atmış bir kaç kez burdan görüşü konusunda pek faal olmadığını anlıyoruz, tunceli'li olduğunu söylemekten utananlara sinir oluyor, yurttayken bazı tuncelili arkadaşlarının istanbullu olduklarını söylediklerini duymuş...
gece bitiminde başka bir zaman için rakı içmeye davet ettiler... sevmişler bizi, eğlenceli kızlarmışız... biz de sevdik be güzel gündü... eve biraz geç kaldım ama annemler sinemaya gittik sanmışlar...

1 Mart 2008 Cumartesi

yüreğim sızlıyordu...

sen... yüreğimi sızlatıyorsun...dün her zamankinden daha bir uzak gibi geldin... nedenini, seval'le geçirdiğin o güne bağladım, kıskandım ve bozuldum... düşündüm de ikimiz arasında karar vermeye çalışıyordun sanki... ve kararsızlık bitti sanırım... ama benden vazgeçmekte istemiyorsun en azından arkadaş olarak, ondandı burnuma dokundurduğun sevecen, neyin var anlamlı parmak dokunuşu...
güne güzel başlayacağıma söz vermiştim ama moral bozukluğumu gizleyemedi dudaklarım... erkenden eve gittim, izlemeyi bir aydır ertelediğim "Schindler'in Listesi" adlı filmin ilk cdsini koydum vcdye, üç cd, üç saat geçti, bitti...sonra düşündüm, gerçekten moral bozukluğumun sebebi bu mu yoksa bu hafta sonu çum'un istanbul'a şim'i ziyarete gidecek olmasından dolayı kendimi unutulmuş hissetmem ve onları kaybetme korkusu yaşamam mı, ki onlar beni gerçekten tanıyan ender insanlar... çum'a bir daha ki haftasonu ona iade-i ziyarete geleceğimi söylediğimde, armağan ve gizem'in de gelmek için o haftayı seçmelerini öğrenmem ve içimdeki kıskançlık damarının yüzüme vurmasının da biraz etkisi olabilir... gerçekten onların beni unutup sıradan bi arkadaş gibi hatırlamalarından çok korkuyorum, onları kaybettiğimi düşünmek bende garip duygulara neden oluyor... ama akşam onlara yaptığım çağrılara karşılık olarak beni aramaları, birden kendimi onların arasında istanbul'da ismini anlayamadığım cafenin masalarından birinde oturuyormuş gibi hissetmem, bu garip duygunun silikleşmesine yol açtı... özellikle şim'in "aldım haberlerini, insan önce bursa'ya mı gider istanbul varken" demesi, çok rahatlattı içimi...
gezgin, sadece kendimi iyi hissetmek için hazırladığım bir kılıf olduğunu söylemek istediğim ama o zaman ona haksızlık ettiğimi düşündüğüm, eksiklerimi dolduran bir his olsa gerek...

26 Şubat 2008 Salı

gülümse

bugünü güzel yapan sen miydin, benim gülümsemeye karar vermem miydi emin değilim... ama ne sen olmasan ne de ben gülümsemeyi tekrar hayatıma yerleştirmesem bugüne bu kadar güzel diyemezdim...
neden böyle bir günü yarıda bırakıp kaçtım bilmiyorum, bazı şeyleri tadında bırakmak gibi bir alışkanlığım var, sanırım amacım güzel hatırlanmak ve devam etme isteğine bağlı olarak özlenmek...
gezgin çok canımı sıktı kaçıyorum ben, dedim ve kaçtım etütten, o öylece sırasında kalakaldı, sadece dalga geçiyordum... gitmeden önce "hadi bana bi bira al gel" isteklerine "benimle kaçarsan düşünebilirim" demek eve doğru yürürken aklıma geldi, arasıra oluyo böyle...
yarın... umarım her şey böyle devam eder...

21 Şubat 2008 Perşembe

canım sıkılıyor

dediler ki bugün bana... artık gülmüyormuşum hiç, gülmeye üşeniyormuşum... hiç farkında değildim... neden eskisi kadar gülemiyorum dedim sonra, oysa bir ara gülümsemenin çok etkili bir mimik olduğunu farketmiş ve daha sık kullanmaya karar vermiştim... galiba dedim şu gezgin bana istediğim gibi davranmıyo diye oluyo tüm bunlar, aslında beni bu kadar etkilediğini de farketmemiştim... sinir oldum bak şimdi... aslında tek nedenle açıklanabilecek sıkıntılarım etkilemez beni bu kadar, olur olmaz şeylere takıyorum kafamı... bu aralar yine çok düşünür oldum onu, bunu, abidik gubidik şeyleri...
ama yine de henüz insanları kendimden uzaklaştıracak kadar bunalmadım...

hem bi arkadaşım şöyle demişti günün birinde:
gülecek ne var ki...

15 Şubat 2008 Cuma

saçlarım...

kısacık yaptım saçlarımı yine... iki-üç gün içinde herkesin gözü alışır, benim zaten alışıktı, hatta daha kısa kestirdiğim zamanlar olmuştu...
erkekler ne kadar ilk gördüklerinde moral bozucu tepkiler verseler de, zamanla "yakışmış ama be" sözcükleri duyarım... bi arkadaşım için sevgilisinin "ben aslında uzun saçlı kızlardan hoşlanırım ama buna nasıl oldum bilmiyorum..." dediğini hatırlıyorum... genellersek, evet erkeklerin uzun saçlı kızları tercih ettiği kanısındayım... neden acaba?
kızlardan hep iyi tepkiler aldım şimdiye kadar, çünkü çoğu en az bir kere saçlarını kısacık kestirmek istemiş ama cesaret edememiştir... zaten herkese de yakışmaz, risklidir... aslında benim de şöyle gür saçlarım olsaydı, kestirmekte bu kadar hevesli olmazdım ama bir kere denerdim yine de...
ilk kısacık kestirdiğim zamanı hatırlıyorum da, amacım bu kadar kısaltmak değildi, ama beğenmiştim aynaya baktığımda, gülümseyerek çıkmıştım kuaförden, düşündüm de zaten ben hiç ağlayarak çıkmadım ki, sanırım değişikliği nasıl olursa olsun seviyorum... beni okuldan bi kıza benzetmişlerdi de nasıl sinir olmuştum, üzülmüştüm de... sonra bir daha uzun kullanmadım saçlarımı, iki yıldır böyle dolaşıyorum ortalıklarda...
hem neden bilmiyorum ama saçlarımı böyle garip modellere sokmak cesaretimi perçinliyor...
gezgin'e de söyledim kısacık kestirdiğimi, zaten kısaydı dedi... o da üç numaraya vurcakmış, vur gelip geçerken severim ben de, dedim...

2 Şubat 2008 Cumartesi

düğün

annem tutturdu beni yanlız bırakma diye, götürdü zorla düğüne... merak ediyomuş kapalı düğününü, ortaokuldan mı ne arkadaşıymış onun kızı evleniyomuş... dayanamadım tamam dedim ama bir saatten fazla durmamak şartıyla... gittik...
ne renksiz bi düğündü öyle, zaten hiç sevmezdim gitmeyi iyice soğudum... ama iyi oldu eski bi arkadaşla karşılaştım... gerçi hiç sevmezdim onu ilkokulda ama aradan yıllar geçmiş olunca idare ediliyo... kimlerle görüştüğümüzden falan bahsettik, kim napmış, kimle nişanlanmış, hangi üniversiteyi kazanmış, şimdi nerde çalışıyo... arada bir gelen tüm ortaokul arkadaşlarımı toplama hayallerim depreşti yine... zaten hangisiyle karşılaşsam böyle bi hayali var da eylem yok... birini kendime ortak yapmam lazım bu eylemi gerçekleştirebilmek için... serkan ve ali favorilerim bu iş için... oturalım bi gün herkese teker teker ulaşalım soralım ne zaman uygunsunuz diye ona göre bi gün belirleyelim... ahh ne güzel olur...
yarın buluşucam tekrar o arkadaşla eski günleri yad edicez, hani istiyodum yaa... gerçekten şanslı bi insanım ben yaa...
dedi ki bana ayşe, ilkokulda ben çok garip bi kızmışım, biri bi şey sormadan konuşmazmışım... öylemiydim gerçekten ya o kadar da değilimdir heralde, tamam sessiz sakin bi tiptim de, konuşurdum ya... onunla konuşmuyorumdur... ben de lise de beni açtılar, dedim cevap olarak...
iyi oldu be...

11 Ocak 2008 Cuma

napıyorum şimdilerde?

Haftanın dört günü dershaneye gidiyorum, hafta sonları çok sıkılıyorum… çoğu pazar gökçe, burcu ve gökçe’nin sevgilisi aynı zamanda benim çocukluk arkadaşım olan serhat’la buluşuyorum, artık bu buluşmalardan da sıkılmaya başladım… haftada neredeyse beş film izliyorum, evde canım çok sıkılıyo çünkü… tekrar kitap okumaya başladım…
Dershanede uğur adında bir çocuğun yanında oturuyorum, kardeşimle yaşıt, sınıfta ilk onunla tanışmıştım, öğretmenlerin sinirlerini bozacak kadar garip sorular sorma potansiyeline sahip…sınıfta üç tane uğur var… genelde sessiz bir sınıf bazen çok sıkıcı oluyor… en fazla geometri dersinde sıkılıyorum, öğretmeniyle kişisel sorunlarım var… sınıfın gruplara ayrılmış olduğunu söyleyebilirim ama hiçbirinin diğerlerine bi kastı yok… hoşlandığım çocuk önümde oturuyor, sanırım beni arkadaş olarak görüyor…zaten ben de onu ne olarak gördüğümü tam anlamdırabilmiş değilim… sınıftakilerin hepsiyle bir iki kelime etmişliğim vardır…
Öğlenleri yemeğe gökçe, burcu, özge, pınar, ben olmak üzere beş kişi çıkıyoruz… sadece burcu’yla aynı sınıftayım… her gün nereye gideceğimize karar vermek için on dakikamızı harcıyoruz… aslında her birimiz çok farklı kişiliklere ve görüşlere sahibiz, neden birlikteyiz benimde bir fikrim yok… ama onlarla serhat-gökçe bağlantısıyla tanıştım ve hayatlarında olmamdan çok memnunlar, bense yuvadan uçtu uçacak bir kuş edasındayım…
Sonra bir de edirne’den liseden bir arkadaşım var sık sık görüştüğüm… bizim eve iki dakika uzaklıkta bir yurtta kalıyor, türkçe öğretmenliği okuyor burada, pek memnun değil… Osmanlıca dersinde sorunlar yaşıyor…
Bana “çalışıyor musun” diye soruyorlar… “çalışıyorum işte görmüyor musun” diyorum… biri onları çalışmadan başardığıma inandırmış… sordum “niye böyle düşünüyosunuz” diye, tipim göstermiyomuş… “ben zekama güveniyorum” felsefesini geçen yıl denemiştim işe yaramamıştı… “ege aşığı” diyolar artık bana “ne olursa olsun gidicem o üniversiteye” dediğim için…
Gerçekten gidicem…

 
08-Metro - [www.lailamp3.org]