27 Mart 2008 Perşembe

rövanş

iki kız etrafa bakınarak, nereye gideceklerini bilen adımlarla ilerler taş avluda... ve kapıdan içeri girerler, sanki hergün oraya geliyorlarmışçasına otururlar en köşedeki masaya... kızların tanıdık insan arayan bakışlarını ilgiyle izler garsonlar... pek fazla insan yoktur barda... kızlar iki bira
söyler...
sonra kızlardan birinin gözü barmenle konuşan adama takılır... yanındaki kıza:
- cadıyı hatırlıyor musun bak hala burda
- evet vay be hala o işletiyo heralde, yaşlanmış
- bana bi rövanş sözü vardı...
kız kalkar, adamın yanına gider:
- benimle tavla oynar mısınız?
- tabii...
barmenin alt taraftan çıkarttığı tavlayı alıp masaya ilerler... zar sesleri müziğin sesinin ezemeyecek kadar zayıftır... adam:
- daha önce oynamış mıydık...
- evet, 7 ya da 8 yıl önce... siz hatırlamazsınız belki, o zamanlar lisedeydik biz... bir gece saat dörde kadar tavla oynamıştık, dört-dörtte bırakmıştık oyunu, personeliniz sabırsızlanmaya başlamıştı, rövanşı sonraya bırakmıştık...
- hımm...
- o gece baya kalabalıktık zaten sadece biz vardık... garip bi alet çalan bir arkadaşımız vardı, onu tanıyodunuz siz, ismini hatırlamıyorum...
- sanırım hatırladım... bu oyun rövanş yani...
oyun biter... iki kız "görüşürüz" sözcüğüyle çıkarlar kapıdan... taş avludan sokağa çıkıp, başka bir yarım kalmışlığa yürüler...

14 Mart 2008 Cuma

kal-dırım-ıcılık

henüz kurumamış bir kaldırıma düştüğünde vücudunun bıraktığı izdi kalıcılık, çocuk için...

12 Mart 2008 Çarşamba

bursaa (:

bursa'ya gittim... hatta uludağ'a çıkıp kayak bile yaptım... kendimi sosyetik tatilciler gibi hissediyorum anlatırken... şaka maka kaymayı öğrendim, üç defa teleferikle dağın tepesine çıkıp kaydım, baya düştüm ama eğlenceliydi... burdan düştüğümde bana elini uzatan tüm insancıklara teşekkür ediyorum, yoksa iki saat debeleniyorum karın üstünde ama son seferlerde kolay kalkmanın da yolunu buldum... aslında düşmekten çok kendini yere atmaktı benimki, napayım belli bir eğimden sonra öğrettikleri durma tekniği işe yaramıyordu, zik-zak tekniğini sonradan öğrendim...

bu uludağ gününün gecesi... çum'un arkadaşında kaldık... içinde bir şişe şarap, bir adet 70lik votka, bir adet bira, iki adet vişneli meyva suyu, çerez (kaju-soslu fıstık-mısır) olan iki siyah poşetle girdik içeri... geç kalmış olmamızın yarattığı sıkıntı poşetlerden gelen şişe sesleriyle göz parlamasına dönüştü... 121'de bitecek bir ihaleye başladık... oyun yarısında kırmızı bardaklar boy göstermeye başladı masada... kafamızı yapıp oyunu almayı hedefleyen diğer takım hiç boş bırakmadı bardaklarımızı... oyunu biz kazandık... tuvaletten uzun süre çıkamamam üzerine şüphelenen ev halkı, merak içinde bekliyordu...

sabah erken uyandım, ne zaman içsem hep erken uyanırım... o kadar gidip gelmeme rağmen kimse uyanmadı, saat on buçuk falandı...

...

dün başlamıştım bu yazıya yarım kaldı... bakalım aynı içtenlikle devam edebilecek miyim? hatırlamak istiyorum çünkü bursa'ya dair anılarımı...

...saat on buçuk falandı, bulunduğum odayı incelemeye aldım... oda da iki yatak, dağınık bir masa, bir gardolap, bir kitaplık mevcuttu... yatağında yatmış olduğum şahsın okumakta olduğu kitap "gülün solduğu akşam" olmalı ki komidinin üstünde o vardı... karıştırdım azcık... sonra yorgunluk bastı, her yerim ağrıyordu, hiç harekette yoktu zaten yattım tekrar yatağa, öyle debelendim durdum, bir ara su içmek için çıktım odadan, yine kimse uyanmadı... debelenmekten vazgeçip, odayı daha ayrıntılı incelemeye karar verdiğimde saat iki olmuştu...
bir de geceye dair anılarımdaki kopukluk beni endişelendiriyordu... hatırladığım ben, parmağını boğazına sokarak kustuktan sonra, verilen eşofmanı giyip sızmış olmalıydı... ama kusarken çum'un benimle tuvalette olması bir kopukluk olduğunun göstergesiydi... hem benim böyle bittiğini sandığım, ama sandığım gibi bitmemiş olduğunu öğrendiğim anılarım da yok değil...
saat iki buçuk gibi çum odaya daldı... ben çaktırmadan gece hatırlamadığım şeyler yapıp yapmadığımı öğrenmeye çalıştım, anladı tabi niyetimi ama kandırmadı beni... neyse ki hatırladığım gibiymiş gecenin sonu, on dakikalık bir kopukluk var o kadar...
saat dört buçukta kahvaltı yapmak için evden çıktık... gittiğimiz yerin adı saygın'dı... kahvaltıdan sonra saat ona kadar ihale oynadık, yine yendik, sinir oldular... kalkıp küçük sanayi'de ki dürümcüye gittik... ordan görüklü'ye geri dönüp nargile içme amaçlı bir kafeye gittik... ikisiyle de tavla oynadım ve yendim... çum'un yurduna döndük sonra, saat bir buçuktu, bekçiyle ufak bir sorun yaşadık, gülşah açtı kapıyı...
ertesi gün dönmem gerektiği halde dönmedim, annemle aram açıldı biraz... bursa'yı gezdik... on milyona botlar aldık... zafer plaza'ya gittik... dört ayrı semte çıkan alt geçitten geçtik... kumpir yedik... leman'a gittik... meltem'le buluştuk, iyice uçuk olmuş bizim asi, sevgilisiyle yeni bir eve taşınıyorlarmış, kötü bir ünü var burda... yurda geri dönerken dürüm yedik tekrar... o gece de murat'lar da kalacaktık ama sorun yaşadı çum, vazgeçtik... üniversite de olay çıkmıştı o gün, solcular ülkücüleri önceki hafta dövmüş, sağcılar da pazartesi günü toplanıp fakülte fakülte gezip sonunda yurdun önünde sıkıştırmışlar solcuları...
ertesi gün gidebileceğim en erken saatte gittim eve, sırf annemin gönlünü almak için, aldım da... beni nerdesin amaçlı aramaya başlamışlardı ki içeri girdim kapıdan, saat altı buçuk civarıydı...

geldiğim günü atlamışım ben... çum'la murat karşıladı beni terminalde... üç minibüs değiştirerek ulaştık yurda... çum'un oda arkadaşlarıyla tanıştım... oda diyorum da hepsinin odaları ayrı koridor ortak işte, evi paylaşmışlar gibi ama yurt... bir de murat'ların ev yerden ısıtmalıydı onu es geçemem, hayran kaldım, otel gibi zaten...

bursa'da tanıştığım insanlar: murat, seda, esma, emel, fatih, gülnihal, mine, doğa, haydar... bunlar tanışıp konuşuştuğum, hatırlamaya değer olanlar...

bu ara da aslında bu blogu günlük gibi kullanmak hoşuma gitmiyor...

5 Mart 2008 Çarşamba

bursa

bu hafta sonu bursa'ya gidiyorum... uludağ'a çıkıp kayakta yapıcaz... daha önce hiç gitmemiştim bursa'ya... çok eğlenicez... kadınlar günü vesilesiyle indirimli bir gezi varmış ona bile yer ayarlamış arkadaşım... onun yeni arkadaşlarıyla tanışıcam... uzun zaman sonra kendimi tekrar özgür hissediyorum... cezerye götürücem ona evden, o bana kestane şekeri getirmişti... gri sırt çantamı alıcam sırtıma, düşücem bursa yollarına... sadece üç gün... üç hesapsız gün...

2 Mart 2008 Pazar

yücel ve doğu

geçen hafta yeni insanlarla tanıştım... şeyma'nın sınıf arkadaşlarıymışlar, aslında amaç pınar'la yücel'i tanıştırmaktı... onların ortak zevklere sahip olduğuna ve tanışmaları gerektiğine karar vermişti şeyma... ama pınar, eda olmadan gitmem diye tutturunca gittim biraz mecburen, biraz da hevesle... galatasaray-fenerbahçe maçının olduğu geceydi hatta, dolaşırken gol seslerini işitip, kimin attığını öğrenmek için bir cafeye yaklaşmıştık, içeride özgür'ü görmüştüm de "aman be ne konuşcam onla" deyip gitmemiştim yanına... orda öğrenemeyip başka bi cafenin kapısına çıkmış fenerli bi kıza sormuştuk... "galatasaray" deyince, öyle kendimizce mutlu olmuştuk, oysa pek ilgili sayılmayız, benimsemiş olmaktan kaynaklanan bir mutluluk heralde...
buluşma yeri yeni kordondu... şehrin karışık otobüs sistemini henüz çözemediğimden, hangi durakta ineceğimizi öğrendik... ç2 tabelalı otobüse binip "erkek yurdu" yazan durakta indik... tam nerede olduklarını sormak için şeyma'yı arayacakken önümüzde yürüdüklerini farkettik... ve yücel'le tanıştık... ince uzun bi oğlancıktı, daha önceden kürtçe şarkıları dinlemeyi sevdiğini bliyordum zaten pınar'la tanıştırmaya çalışmamızın sebebi de buydu... biraz yürünce doğu'yu bulduk bir banka oturmuş bizi bekliyordu... tam anlayamadım ama sanırım yücel'in ev arkadaşı... onunla da tanıştık... deniz kıyısında sık aralıklarla iskeleler vardı iskelelerin ucunda da üstü kapalı koca pencereli yapılar vardı... onlar bunlara "aşk kulübesi" adını takmış onlardan birine girdik... yücel, şeyma ve pınar iskelenin ucuna ayaklarını sarkıtarak oturdular, ben pencere kenarına, doğu da biraz geriye oturdu... doğu bira getirmişti yanında, "kim ister" sorusuna pınar'la ben atlayınca "aa di mi siz trakyalısınız" tepkisini aldık... oysa biz buralıyız, sadece liseyi edirne'de okuduk...
sonra farkettim ki herkesin birbiri hakkında bir ön bilgisi vardı, bir tek benim yoktu... "hepiniz edebiyatçı mısınız?" diye başladım sormaya... doğu; silifkeliymiş, silifke mersin'in antalya'yla dip dibe olan ilçesiymiş, yatay geçiş yapmayı düşünüyormuş, sürekli makale okuyormuş, kızlara asılmaya meyilli biraz o yüzden mesafeli yaklaştım azcık, yücel'i biraz çocuksu buluyor, uzun saçlı, rock dinliyor, barış akarsu'yu seviyor, seçici biri, sınıfındakilerin çoğunu sevmiyormuş, çoğu da onu sevmiyormuş doğal olarak, şeyma'ya göre doğu'dan ya nefret edermişsin, ya da severmişsin...
yücel; tunceli'li ama istanbul'da yaşıyor, bir ara yurtta kalmış eve çıkmış sonra, sakin bi tip ama çekingen değil, kürtçe şarkıları seviyor, alnının sol tarafında bir kurşun yarası var anlattığına göre sadece şanssızlık, sağ kaşının ortasında bir kısmı beyaz küçükken bir şeyler olmuş, bir kaç kez girmiş öss'ye, çocuksu, uyumlu, hiç dayak yememiş ama atmış bir kaç kez burdan görüşü konusunda pek faal olmadığını anlıyoruz, tunceli'li olduğunu söylemekten utananlara sinir oluyor, yurttayken bazı tuncelili arkadaşlarının istanbullu olduklarını söylediklerini duymuş...
gece bitiminde başka bir zaman için rakı içmeye davet ettiler... sevmişler bizi, eğlenceli kızlarmışız... biz de sevdik be güzel gündü... eve biraz geç kaldım ama annemler sinemaya gittik sanmışlar...

1 Mart 2008 Cumartesi

yüreğim sızlıyordu...

sen... yüreğimi sızlatıyorsun...dün her zamankinden daha bir uzak gibi geldin... nedenini, seval'le geçirdiğin o güne bağladım, kıskandım ve bozuldum... düşündüm de ikimiz arasında karar vermeye çalışıyordun sanki... ve kararsızlık bitti sanırım... ama benden vazgeçmekte istemiyorsun en azından arkadaş olarak, ondandı burnuma dokundurduğun sevecen, neyin var anlamlı parmak dokunuşu...
güne güzel başlayacağıma söz vermiştim ama moral bozukluğumu gizleyemedi dudaklarım... erkenden eve gittim, izlemeyi bir aydır ertelediğim "Schindler'in Listesi" adlı filmin ilk cdsini koydum vcdye, üç cd, üç saat geçti, bitti...sonra düşündüm, gerçekten moral bozukluğumun sebebi bu mu yoksa bu hafta sonu çum'un istanbul'a şim'i ziyarete gidecek olmasından dolayı kendimi unutulmuş hissetmem ve onları kaybetme korkusu yaşamam mı, ki onlar beni gerçekten tanıyan ender insanlar... çum'a bir daha ki haftasonu ona iade-i ziyarete geleceğimi söylediğimde, armağan ve gizem'in de gelmek için o haftayı seçmelerini öğrenmem ve içimdeki kıskançlık damarının yüzüme vurmasının da biraz etkisi olabilir... gerçekten onların beni unutup sıradan bi arkadaş gibi hatırlamalarından çok korkuyorum, onları kaybettiğimi düşünmek bende garip duygulara neden oluyor... ama akşam onlara yaptığım çağrılara karşılık olarak beni aramaları, birden kendimi onların arasında istanbul'da ismini anlayamadığım cafenin masalarından birinde oturuyormuş gibi hissetmem, bu garip duygunun silikleşmesine yol açtı... özellikle şim'in "aldım haberlerini, insan önce bursa'ya mı gider istanbul varken" demesi, çok rahatlattı içimi...
gezgin, sadece kendimi iyi hissetmek için hazırladığım bir kılıf olduğunu söylemek istediğim ama o zaman ona haksızlık ettiğimi düşündüğüm, eksiklerimi dolduran bir his olsa gerek...

 
08-Metro - [www.lailamp3.org]